Yıllar önce, Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin “Geleceğin Karanlık Yüzü” bölümünde onun “Kutlama / Jubilee” adlı filmi münasebetiyle yazdığım “Derek Jarman’ı Anarken” başlıklı yazıyı şöyle bitirmişim: “Fiziki varlığının elektriğinden yoksun olmak tabii ki üzücü. Yakın çevresi, hatta çevresi de olmayan biz uzaktaki hayranları için bile. Ama Derek Jarman’ın filmleri ve kitapları bu elektriği, insanlar insan ruhuyla ilgilendiği sürece yaymaya devam edecek.” Ne gaflet! Sanırım 1987 yılı olsa gerek. Film festivalinde, hakkında bir şeyler okuduğumuz Derek Jarman diye bir İngiliz yönetmenin “Caravaggio” (1986) adlı filmine girmiş, cepheden ağır bir darbe almıştık. Sonra o akıldan çıkmaz, eşsiz “Garden” (1990) geldi. Bunun bir uzantısı sayılabilecek kitabı “Modern Nature”, Kevin Collins’e (kitaptaki adıyla H.B.) duyduğu aşkın bir kanıtıdır. Jarman’ın daha sonraki filmlerine şefkat ve hassasiyet katan bir sevgi. Collins, onun iki unutulmaz filminde, “Edward II” (1991) ve “Wittgenstein”da da (1993) oynamıştı. HIV Pozitif olduğunu öğrenince kendine hedefler koymuş (“Sırrımı açığa vuracak ve Margaret Thatcher iktidardan düşene kadar yaşayacaktım”) ve AIDS’in amansız ilerleyişini kaydeden müziği, değişmeyen mavi imgesiyle “Blue”yu yapmıştı. Henüz elli iki yaşındayken öldüğünde, ülkesinde bir tür milli hazine sayılıyordu. Bir akım başlatmıştı, mutlaka arkasından gelenler olacaktı. En azından birkaç tutkun bağımsız sinemacı onun yoktan var eden, cesur, görsel mucizeler yaratan sinemacılığını izleyecekti. Ne var ki, izlemediler. Gerçi filmleri zaman zaman gösteriliyor ama sanatsal etkisi ne yazık ki asgaride kaldı. Hatta birkaç sinema yazarı ve eleştirmen, son yıllarda İngiliz sinemasının ticari filmlere kaymasından şikâyet ederken, ticarilikle ilgisi olmayan Jarman’ın adını da sık sık hasretle andılar. Şimdi ise, nihayet bir nebze hatırlanmış gibi görünüyor. Yok canım, onun izinden giden genç İngiliz yönetmenler çıktığı için değil, Serpentine’da açılan sergi yüzünden. Ne yazık ki bu sergi hakkında benim okuduğum yazı da, onun resimleri ile heykellerini beğenmeyen, “Caravaggio” için yazdığı insafsız eleştiri ile de Jarman’dan “homofobi” teşhisi yiyen Waldemar Januszczak tarafından kaleme alınmıştı. Kendisi gene de “kültürel ihmal”den söz etmiş. Isaac Julien’in kuratörlüğü ve bu yıl bir Oscar alan muhteşem Tilda Swinton’ın gayretleriyle gerçekleştirilen sergiye epeyce yer de ayırmış. Julien’in çektiği belgesel “Derek” de gösterilen filmler arasında, doğrusu görmeyi çok isterdik. Bir de Dungeness’te, deniz kıyısındaki o bahçenin, hastalık yıllarındaki sığınağının çok güzel fotoğrafları da varmış. Gene Julien’den... Bu yazıyla aynı haftada bir de söyleşi okudum. İngiliz Film Kurumu’nun Anthony Minghella’dan sonraki yeni ve popülist başkanı Greg Dyke’la yapılmış bir söyleşi. Dyke aslında bir televizyoncu. Dört yıl önce, dört yıl süreyle yönettiği BBC’den ayrıldığında öyleydi, şimdi de öyle. Ayrılırken, çalışanlar da onu izleme girişiminde bulunmuştu, çok sevilen bir yöneticiydi. Öte yandan, bu durum popülist olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Zaten kendisi de hiçbir zaman bir sinema tutkunu sayılmayacağını saklamamış. BBC’yi özlediğini de. Doğrusu, çoğunlukla kaliteli yayınları ve geniş olanaklarıyla, bir yönetici için gerçekten özlenecek bir kurum. Onu en çok sevindiren, Londra Film Festivali’ni de düzenleyen İngiliz Film Kurumu’nun yalnızca sinemayla değil, televizyonla da ilgilenmesi. Bir de, futbolla. Yani bunu bir günah gibi sunmuyorum, ben de futbol severim, sadece bir öncelik sıralaması mı diye şüphelerim var. İki yüz milyon sterlinlik film merkezi ve sinema kompleksinin yapımından sorumlu olması ile, Kurum’un kütüphanesi onu çok heyecanlandırıyor, belli. BFI’yi Londra dışına yayma niyeti de olumlu. Londra Film Festivali’ne gelince, çoğumuz için bir Mekke özelliği taşıyan bu Festivaller Festivali’nin kırmızı halılı bir olay olmasından yana. “Londra’nın,” diyor, “büyük bir film festivaline ihtiyacı var.” Biz böyle bir festivali var sanıyorduk ama, kırmızı halı kısmı zayıf kalıyormuş demek. Bu arada BBC’deyken İngiliz sinemasına yılda on milyon sterlin ayırdığını da hatırlatıyor. Kendi deyişiyle, “sıradan bir sinema seyircisi” olsa da. Bu yıl en çok “The Lives of Others”ı beğenmiş, bir de “I’m Not There”i. Bir de “Atonement”a bayılıyor. Aslında pek de fena sayılmaz, tabii. Buna karşılık, şiddet hatırına şiddet sahneleri çektiği için, Tarantino’dan hazetmiyor. Eh, bu da olabilir... BFI’deki görevi, yönetmekten çok strateji saptamakmış, öyle diyor. Ama bizi endişelendiren de bu zaten, bir kırmızı halı stratejisi. Şimdi durduk yerde niye İngiliz sinemasına daldık? Ülke sinemalarının şöyle ya da böyle, birbirini de etkilediğini düşünüyorum ama, belki bunun bir nedeni de izlenme rekorları kıran “Recep İvedik”le SİYAD’ın sekiz ödül verdiği “Yumurta”yı, “Yumurta” aleyhine değerlendirenlerin söyledikleridir. Ne de olsa, Coen Biraderler rüzgârı ile Gökbakar Kardeşler fırtınasını mukayese eden eleştirmenler memleketinde yaşıyoruz...
Sanırım 1987 yılı olsa gerek. Film festivalinde, hakkında bir şeyler okuduğumuz Derek Jarman diye bir İngiliz yönetmenin “Caravaggio” (1986) adlı filmine girmiş, cepheden ağır bir darbe almıştık. Sonra o akıldan çıkmaz, eşsiz “Garden” (1990) geldi. Bunun bir uzantısı sayılabilecek kitabı “Modern Nature”, Kevin Collins’e (kitaptaki adıyla H.B.) duyduğu aşkın bir kanıtıdır. Jarman’ın daha sonraki filmlerine şefkat ve hassasiyet katan bir sevgi. Collins, onun iki unutulmaz filminde, “Edward II” (1991) ve “Wittgenstein”da da (1993) oynamıştı. HIV Pozitif olduğunu öğrenince kendine hedefler koymuş (“Sırrımı açığa vuracak ve Margaret Thatcher iktidardan düşene kadar yaşayacaktım”) ve AIDS’in amansız ilerleyişini kaydeden müziği, değişmeyen mavi imgesiyle “Blue”yu yapmıştı.
Henüz elli iki yaşındayken öldüğünde, ülkesinde bir tür milli hazine sayılıyordu. Bir akım başlatmıştı, mutlaka arkasından gelenler olacaktı. En azından birkaç tutkun bağımsız sinemacı onun yoktan var eden, cesur, görsel mucizeler yaratan sinemacılığını izleyecekti. Ne var ki, izlemediler. Gerçi filmleri zaman zaman gösteriliyor ama sanatsal etkisi ne yazık ki asgaride kaldı. Hatta birkaç sinema yazarı ve eleştirmen, son yıllarda İngiliz sinemasının ticari filmlere kaymasından şikâyet ederken, ticarilikle ilgisi olmayan Jarman’ın adını da sık sık hasretle andılar.
Şimdi ise, nihayet bir nebze hatırlanmış gibi görünüyor. Yok canım, onun izinden giden genç İngiliz yönetmenler çıktığı için değil, Serpentine’da açılan sergi yüzünden. Ne yazık ki bu sergi hakkında benim okuduğum yazı da, onun resimleri ile heykellerini beğenmeyen, “Caravaggio” için yazdığı insafsız eleştiri ile de Jarman’dan “homofobi” teşhisi yiyen Waldemar Januszczak tarafından kaleme alınmıştı. Kendisi gene de “kültürel ihmal”den söz etmiş. Isaac Julien’in kuratörlüğü ve bu yıl bir Oscar alan muhteşem Tilda Swinton’ın gayretleriyle gerçekleştirilen sergiye epeyce yer de ayırmış. Julien’in çektiği belgesel “Derek” de gösterilen filmler arasında, doğrusu görmeyi çok isterdik. Bir de Dungeness’te, deniz kıyısındaki o bahçenin, hastalık yıllarındaki sığınağının çok güzel fotoğrafları da varmış. Gene Julien’den...
Bu yazıyla aynı haftada bir de söyleşi okudum. İngiliz Film Kurumu’nun Anthony Minghella’dan sonraki yeni ve popülist başkanı Greg Dyke’la yapılmış bir söyleşi. Dyke aslında bir televizyoncu. Dört yıl önce, dört yıl süreyle yönettiği BBC’den ayrıldığında öyleydi, şimdi de öyle. Ayrılırken, çalışanlar da onu izleme girişiminde bulunmuştu, çok sevilen bir yöneticiydi. Öte yandan, bu durum popülist olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Zaten kendisi de hiçbir zaman bir sinema tutkunu sayılmayacağını saklamamış. BBC’yi özlediğini de. Doğrusu, çoğunlukla kaliteli yayınları ve geniş olanaklarıyla, bir yönetici için gerçekten özlenecek bir kurum. Onu en çok sevindiren, Londra Film Festivali’ni de düzenleyen İngiliz Film Kurumu’nun yalnızca sinemayla değil, televizyonla da ilgilenmesi. Bir de, futbolla. Yani bunu bir günah gibi sunmuyorum, ben de futbol severim, sadece bir öncelik sıralaması mı diye şüphelerim var.
İki yüz milyon sterlinlik film merkezi ve sinema kompleksinin yapımından sorumlu olması ile, Kurum’un kütüphanesi onu çok heyecanlandırıyor, belli. BFI’yi Londra dışına yayma niyeti de olumlu. Londra Film Festivali’ne gelince, çoğumuz için bir Mekke özelliği taşıyan bu Festivaller Festivali’nin kırmızı halılı bir olay olmasından yana. “Londra’nın,” diyor, “büyük bir film festivaline ihtiyacı var.” Biz böyle bir festivali var sanıyorduk ama, kırmızı halı kısmı zayıf kalıyormuş demek. Bu arada BBC’deyken İngiliz sinemasına yılda on milyon sterlin ayırdığını da hatırlatıyor. Kendi deyişiyle, “sıradan bir sinema seyircisi” olsa da. Bu yıl en çok “The Lives of Others”ı beğenmiş, bir de “I’m Not There”i. Bir de “Atonement”a bayılıyor. Aslında pek de fena sayılmaz, tabii. Buna karşılık, şiddet hatırına şiddet sahneleri çektiği için, Tarantino’dan hazetmiyor. Eh, bu da olabilir... BFI’deki görevi, yönetmekten çok strateji saptamakmış, öyle diyor. Ama bizi endişelendiren de bu zaten, bir kırmızı halı stratejisi.
Şimdi durduk yerde niye İngiliz sinemasına daldık? Ülke sinemalarının şöyle ya da böyle, birbirini de etkilediğini düşünüyorum ama, belki bunun bir nedeni de izlenme rekorları kıran “Recep İvedik”le SİYAD’ın sekiz ödül verdiği “Yumurta”yı, “Yumurta” aleyhine değerlendirenlerin söyledikleridir. Ne de olsa, Coen Biraderler rüzgârı ile Gökbakar Kardeşler fırtınasını mukayese eden eleştirmenler memleketinde yaşıyoruz...
10 Mart 2008, Pazartesi