“Türkiye, ‘kavramlardan’ ve kavramları ‘tanımlamaktan’ haz etmiyor. Tartışılan konunun çerçevesi saptanmayınca da gündemdeki tartışmalar, kimsenin diğerini anlamadığı bir karmaşaya dönüşüyor. Tanım olmayınca, tartışma da olmuyor. Son günlerdeki ‘sanat ve sanatçı’ hengâmesinde bir Allah’ın kulu da kalkıp ‘tanım’ yapmadı. Kavramları açmadı. Bırakın derin ve felsefi bir çabayı, sözlük ve ansiklopedi düzeyinde bir bilgilenme ve bilgilendirme görülmedi. Düzeyi sığ, içeriği yavan, sözü yanlış bir derbederlik izlendi. * * * Yaratıcılık olmadan ‘sanat’ olmaz. Yaratıcılık ise, sanatçının kendi dalına getirdiği ‘yeniliktir.’ Biçimde, özde ya da bu ikisinin dengesinde o güne dek rastlanmamış bir fark ve yetkinlik ortaya koymaktır. Rembrandt’ın ‘gölge-ışık’ tekniği, Van Gogh’un ‘fırça vuruşu’ ortaya çıktıkları güne kadar resim sanatında bulunmayan özelliklerdir. Sanatçıların kendilerine özgü üsluplarıyla ortaya koydukları yenilik, resmin iki çok önemli yaratıcısını belirlemiştir. Rembrant ve Van Gogh dallarına katkı sağlamış, resmin içeriğini zenginleştirmişlerdir. * * * Sanat eseri, Rembrandt’ın ve Van Gogh’un tabloları gibi, ‘seri üretimden’ ayrılır. Bu tablolar hem tektir, hem farklıdır. Kendini tekrar ederek aynı işi üretmek sanat kapsamına girmez. * * * Bir sanat eserini ‘yorumlamak’ ise bizatihi bir sanat değildir, yorumcu da bu anlamda ‘sanatçı’ sayılmaz. Sanat düpedüz yaratıdır. Bizdeki tartışmalar ‘yaratıcılık’ ve ‘yorumculuk’ ayrımının bile altını çizmedi. * * * Biz Rönesans kültüründen geçmedik. O nedenle de ‘güzel sanatlar’ toplumu sarmadı. Yaratıcılığın özgünlüğü herkesin kabulünü gören bir mertebeye yükselemedi. Edebiyat, görsel sanatlar, müzik, mimarlık toplum menzilinin dışında kaldı. Heykeltıraşlık gibi bir yaratıcılığın hiç ağza alınmadığı bir ortamda, sesi güzel olanlar ‘sanatçı’ olarak adlandırıldı. Halk, günlük karmaşada kulak verdiklerini, televizyonda izlediklerini, ‘hiçbir kavramsal teste’ tabi tutmadan, kendi beğeni ve sevgisini ölçü alarak ‘sanatçı’ sıfatıyla onurlandırdı. Kendi yaşam menzilinin dışındakileri ise zaten umursamadı. * * * Konuşulmayan konuların listesi her gün kabarıyor. Gelişen ise sığlık... Heykel konuşulmuyor... Mimari konuşulmuyor... Klasik müzik konuşulmuyor... Resim konuşulmuyor... Hatta artık şiir bile konuşulmuyor... Güzel sanatların böylesine kazındığı bir bataklıkta, sanatın da sanatçının da tanımı yapılmıyor. Şarkılardan ve şarkıcılardan ibaret ‘sanat’ dünyamızla baş başa kalıyoruz. * * * Sanat eserinin kalitesini ise ‘zaman’ belirler. Bu konudaki en önemli yargıç zamandır. Birilerinin kalkıp kendilerini zamanın yerine koymaları ise anlamsızdır. Beyhudedir. Zamana dayanan bir yapıt ister istemez evrenselleşir. Zamanı da açar, mekânı da... *** Ne yazık ki, yaratıcılığın, sanatçılığın ‘eğitimi’ yok. Yoksa ‘güzel sanatlarda’ okuyan herkes ‘sanatçı’ olurdu. Yaratmak, bireyin kendi kişisel farklılığının bir sonucu... Eğitim yalnızca bu farklılığın en iyi biçimde ortaya çıkmasına yardımcı olacak teknik bilgileri verir. Sanat konusunda bir temel çerçevenin bile özümsenmemiş olması ne kadar hüzün verici... Tartıştığımız konuların ve kavramların hiç olmazsa tanımını yapsak. Tanımını merak etmediğimiz konularda tartışmaya çalışmak, sanattan uzak olmaktan da beter çünkü.” * * * “Sanatçı” başlıklı bu yazıyı tam 12 yıl önce, 13 Haziran 1998 yılında yazmışım... O zaman... “Sanat konusunda bir temel çerçevenin bile özümsenmemiş olmasını” hüzün verici buluyordum... 12 yıl sonra bırakın “sanatta konusunda temel bir çerçeveyi”... “Çerçevesiz sanat” bile artık gündemde değil... Belki de olumlu bir adım olan “demokratikleşmenin”, olumsuz bir “amortisi”... Sahiden, toplumsal gündemimizde neden artık sanat yok?
Tanım olmayınca, tartışma da olmuyor.
Son günlerdeki ‘sanat ve sanatçı’ hengâmesinde bir Allah’ın kulu da kalkıp ‘tanım’ yapmadı. Kavramları açmadı. Bırakın derin ve felsefi bir çabayı, sözlük ve ansiklopedi düzeyinde bir bilgilenme ve bilgilendirme görülmedi.
Düzeyi sığ, içeriği yavan, sözü yanlış bir derbederlik izlendi.
Yaratıcılık olmadan ‘sanat’ olmaz. Yaratıcılık ise, sanatçının kendi dalına getirdiği ‘yeniliktir.’ Biçimde, özde ya da bu ikisinin dengesinde o güne dek rastlanmamış bir fark ve yetkinlik ortaya koymaktır.
Rembrandt’ın ‘gölge-ışık’ tekniği, Van Gogh’un ‘fırça vuruşu’ ortaya çıktıkları güne kadar resim sanatında bulunmayan özelliklerdir. Sanatçıların kendilerine özgü üsluplarıyla ortaya koydukları yenilik, resmin iki çok önemli yaratıcısını belirlemiştir. Rembrant ve Van Gogh dallarına katkı sağlamış, resmin içeriğini zenginleştirmişlerdir.
Sanat eseri, Rembrandt’ın ve Van Gogh’un tabloları gibi, ‘seri üretimden’ ayrılır. Bu tablolar hem tektir, hem farklıdır.
Kendini tekrar ederek aynı işi üretmek sanat kapsamına girmez.
Bir sanat eserini ‘yorumlamak’ ise bizatihi bir sanat değildir, yorumcu da bu anlamda ‘sanatçı’ sayılmaz.
Sanat düpedüz yaratıdır.
Bizdeki tartışmalar ‘yaratıcılık’ ve ‘yorumculuk’ ayrımının bile altını çizmedi.
Biz Rönesans kültüründen geçmedik. O nedenle de ‘güzel sanatlar’ toplumu sarmadı.
Yaratıcılığın özgünlüğü herkesin kabulünü gören bir mertebeye yükselemedi.
Edebiyat, görsel sanatlar, müzik, mimarlık toplum menzilinin dışında kaldı.
Heykeltıraşlık gibi bir yaratıcılığın hiç ağza alınmadığı bir ortamda, sesi güzel olanlar ‘sanatçı’ olarak adlandırıldı.
Halk, günlük karmaşada kulak verdiklerini, televizyonda izlediklerini, ‘hiçbir kavramsal teste’ tabi tutmadan, kendi beğeni ve sevgisini ölçü alarak ‘sanatçı’ sıfatıyla onurlandırdı.
Kendi yaşam menzilinin dışındakileri ise zaten umursamadı.
Konuşulmayan konuların listesi her gün kabarıyor. Gelişen ise sığlık...
Heykel konuşulmuyor...
Mimari konuşulmuyor...
Klasik müzik konuşulmuyor...
Resim konuşulmuyor...
Hatta artık şiir bile konuşulmuyor...
Güzel sanatların böylesine kazındığı bir bataklıkta, sanatın da sanatçının da tanımı yapılmıyor. Şarkılardan ve şarkıcılardan ibaret ‘sanat’ dünyamızla baş başa kalıyoruz.
Sanat eserinin kalitesini ise ‘zaman’ belirler.
Bu konudaki en önemli yargıç zamandır. Birilerinin kalkıp kendilerini zamanın yerine koymaları ise anlamsızdır. Beyhudedir.
Zamana dayanan bir yapıt ister istemez evrenselleşir.
Zamanı da açar, mekânı da...
***
Ne yazık ki, yaratıcılığın, sanatçılığın ‘eğitimi’ yok. Yoksa ‘güzel sanatlarda’ okuyan herkes ‘sanatçı’ olurdu. Yaratmak, bireyin kendi kişisel farklılığının bir sonucu... Eğitim yalnızca bu farklılığın en iyi biçimde ortaya çıkmasına yardımcı olacak teknik bilgileri verir.
Sanat konusunda bir temel çerçevenin bile özümsenmemiş olması ne kadar hüzün verici...
Tartıştığımız konuların ve kavramların hiç olmazsa tanımını yapsak.
Tanımını merak etmediğimiz konularda tartışmaya çalışmak, sanattan uzak olmaktan da beter çünkü.”
“Sanatçı” başlıklı bu yazıyı tam 12 yıl önce, 13 Haziran 1998 yılında yazmışım...
O zaman...
“Sanat konusunda bir temel çerçevenin bile özümsenmemiş olmasını” hüzün verici buluyordum...
12 yıl sonra bırakın “sanatta konusunda temel bir çerçeveyi”...
“Çerçevesiz sanat” bile artık gündemde değil...
Belki de olumlu bir adım olan “demokratikleşmenin”, olumsuz bir “amortisi”...
Sahiden, toplumsal gündemimizde neden artık sanat yok?
15 Haziran 2010, Salı