Sol kültürden gelenler ve de az çok örgütlenmiş bir yapı içinde bulunanlar bilirler. Örgüt içinde hata yapan birisi diğer gurup üyeleri tarafından eleştirilmeyi beklemeden kendisi “özeleştiri vermek” istediğini söyler ve tüm gurup üyeleri önünde kendisiyle yüzleşir. Her ne kadar o dönemin sol retoriği içinde bu özeleştiriler duygusal tınılar hiç taşımasalar da(vicdan,acıma,sevgi gibi) amaca ulaşmak için büyük önem taşırdı. Hatta özeleştiri verilecek konular arasında örgüt arkadaşına aşık olmak bile yer alabilirdi.Bir duygusal zaaf gösterdim ve aşık oldum gibi. İdeal sosyal ve siyasal düzene ulaşana kadar bu rasyonel tutum gerekliydi. Bu gelenek, her nedense ne sağ örgütlenmeler arasında itibar gördü ne de dindar kesimler arasında. Sağ milliyetçi kesim,doğuştan sahip oldukları üstün bir millete sahip olma gururunu böyle küçük zaafların deşifrajı ile lekeleyemezlerdi. Belki açıklayabilirler, savunma mekanizmaları ile tartışabilirler ama hata yapmış olmayı bir zayıflık olarak asla kabul edemezler ve tüm zayıflıklarından münezzeh benliklerine ayna tutmayı düşünmezlerdi bile. Dindar kesimden insanlar ise farklı saiklerle özeleştiri vermekten uzak kaldılar. Günahın gizli kalması prensibi bunlardan birisiydi. Başka bir durumda ise cemaat yapıları içinde sıkça eleştirilip uyarıldıkları için pek içeriden özeleştiriye ihtiyaç ve fırsat kalmazdı. Bir mürşidin eteğine tutunanlar ise kendilerini baştan zaten kusurlu kabul ettikleri için top yekun bir teslimiyet içinde eleştiriyi dışarıdan ve otoritelerden olduğunda kabullendiler. Cemaatler dışı dindarlar ise günah çıkarmak geleneğinin Hıristiyanlarda olduğunu söyleyerek özeleştiriden yırtarlardı çoğu zaman. Ayrıca ahiret inancı ile birlikte hesabın Allah katında görüleceği ve orada da af umudunun yüksekliği ile kendileri yüzleşmekten pek de hoşlanmaz buna da ihtiyaç hissetmezlerdi. Günah ve sevapları yazan Kiramen Katibin meleklerinin ahirette açılacak olan defterlerine işi havale edip “yaz katip“ demek yeterliydi. Kendi hatalarının hesabını ahirete havale edip başkalarının günahları ile ilgilenmeyi ihmal etmediler. Ya da dindar olmayı bir suçmuş gibi algılayan ve algılatmak isteyen kesimler tarafından “dinci” olarak suçlanmaktan, ve yüzyıllık sandıklarda küflenmiş eleştirilerden yılmışlıkla kendilerini tahlile sıra gelmezdi. Bir de “ser verip sır vermemek”, “kol kırılır yen içinde kalır” gibi deyimlerin işaretiyle özeleştiriden kaçınmanın erdemlilik sayıldığı bir toplumun bireyleri olmak vardı. İfşa etmek ile kendisi ile yüzleşmeyi birbirine karıştıran toplumsal geleneği de bu faktörlere ilave etmek gerekiyor. Laikçiler de öz eleştiri geleneğinden bi haberdiler.Dindarların onların tabiri ile dincilerin biat geleneği ile dalga geçerler ama kendilerini mükemmel kabul edip herkesten sorgusuz sualsiz biat ve itaat istediklerinin pek de farkında olmazlardı. Kendilerine ayna tutmak ne akla gelir ne de ihtiyaç hissedilirdi. En demokrat ,en aydın,en ilerici olarak yüzleşmeye dindar kesimden daha uzaktılar. En küçük bir ayna yansımasında bile hiddetlenip öfkeye kapılabilirler. Karşı tarafı abartıp çarpıtmakla suçlayarak zirvede bir özgüven duygusu ile karşıdakileri aşağılayıp suçlamaktan kendileri ile pek ilgilenmezlerdi. Toplumsal yapının hiyerarşisinde ise “özeleştiri vermenin” ayıp sayıldığı “hata yaptım” demenin bir iktidar kaybına neden olduğu ise bir gerçek. Özeleştiri vermenin en fazla insanın kendisini incittiği ama bunun yine en fazla insanın kendisine faydası olduğu da bir başka gerçek... Başkasını ikna edebileceğimiz savunma mekanizmaları, yüzleşmede kendi kendimize pek de sökmez. Böyle olunca da “özeleştiri vermek” “kendini bilmenin” bir aracı olur aslında. Çoğu zaman özeleştiri vermenin acıtacağı refleksi ile kaçıyoruz belki de bundan. Mükemmellik iddiası içinde başkalarını ama en çok kendimizi kandırıyoruz. Herkes- laikçi,solcu,dindar- hata yapabilir. Yapmalı da,yaratılışın gereği bu değil mi? Ve hatta inanışımıza göre mükemmellik ve hatadan noksan olmak sadece yaratıcıya mahsus bir sıfat değil mi? Yanlışlar, hatalar, eksikler, noksanlar ve günahlar ile insan olduğumuzu hatırlamak ve insanlığımızı güçlendirmek için hepimizin özeleştiri vermesi gerekmiyor mu? Aynayı önce kendimize tutsak. Canımız çok mu acır!
Bu gelenek, her nedense ne sağ örgütlenmeler arasında itibar gördü ne de dindar kesimler arasında. Sağ milliyetçi kesim,doğuştan sahip oldukları üstün bir millete sahip olma gururunu böyle küçük zaafların deşifrajı ile lekeleyemezlerdi. Belki açıklayabilirler, savunma mekanizmaları ile tartışabilirler ama hata yapmış olmayı bir zayıflık olarak asla kabul edemezler ve tüm zayıflıklarından münezzeh benliklerine ayna tutmayı düşünmezlerdi bile.
Dindar kesimden insanlar ise farklı saiklerle özeleştiri vermekten uzak kaldılar. Günahın gizli kalması prensibi bunlardan birisiydi. Başka bir durumda ise cemaat yapıları içinde sıkça eleştirilip uyarıldıkları için pek içeriden özeleştiriye ihtiyaç ve fırsat kalmazdı. Bir mürşidin eteğine tutunanlar ise kendilerini baştan zaten kusurlu kabul ettikleri için top yekun bir teslimiyet içinde eleştiriyi dışarıdan ve otoritelerden olduğunda kabullendiler.
Cemaatler dışı dindarlar ise günah çıkarmak geleneğinin Hıristiyanlarda olduğunu söyleyerek özeleştiriden yırtarlardı çoğu zaman. Ayrıca ahiret inancı ile birlikte hesabın Allah katında görüleceği ve orada da af umudunun yüksekliği ile kendileri yüzleşmekten pek de hoşlanmaz buna da ihtiyaç hissetmezlerdi. Günah ve sevapları yazan Kiramen Katibin meleklerinin ahirette açılacak olan defterlerine işi havale edip “yaz katip“ demek yeterliydi. Kendi hatalarının hesabını ahirete havale edip başkalarının günahları ile ilgilenmeyi ihmal etmediler.
Ya da dindar olmayı bir suçmuş gibi algılayan ve algılatmak isteyen kesimler tarafından “dinci” olarak suçlanmaktan, ve yüzyıllık sandıklarda küflenmiş eleştirilerden yılmışlıkla kendilerini tahlile sıra gelmezdi. Bir de “ser verip sır vermemek”, “kol kırılır yen içinde kalır” gibi deyimlerin işaretiyle özeleştiriden kaçınmanın erdemlilik sayıldığı bir toplumun bireyleri olmak vardı. İfşa etmek ile kendisi ile yüzleşmeyi birbirine karıştıran toplumsal geleneği de bu faktörlere ilave etmek gerekiyor.
Laikçiler de öz eleştiri geleneğinden bi haberdiler.Dindarların onların tabiri ile dincilerin biat geleneği ile dalga geçerler ama kendilerini mükemmel kabul edip herkesten sorgusuz sualsiz biat ve itaat istediklerinin pek de farkında olmazlardı. Kendilerine ayna tutmak ne akla gelir ne de ihtiyaç hissedilirdi. En demokrat ,en aydın,en ilerici olarak yüzleşmeye dindar kesimden daha uzaktılar. En küçük bir ayna yansımasında bile hiddetlenip öfkeye kapılabilirler. Karşı tarafı abartıp çarpıtmakla suçlayarak zirvede bir özgüven duygusu ile karşıdakileri aşağılayıp suçlamaktan kendileri ile pek ilgilenmezlerdi.
Toplumsal yapının hiyerarşisinde ise “özeleştiri vermenin” ayıp sayıldığı “hata yaptım” demenin bir iktidar kaybına neden olduğu ise bir gerçek. Özeleştiri vermenin en fazla insanın kendisini incittiği ama bunun yine en fazla insanın kendisine faydası olduğu da bir başka gerçek... Başkasını ikna edebileceğimiz savunma mekanizmaları, yüzleşmede kendi kendimize pek de sökmez. Böyle olunca da “özeleştiri vermek” “kendini bilmenin” bir aracı olur aslında.
Çoğu zaman özeleştiri vermenin acıtacağı refleksi ile kaçıyoruz belki de bundan. Mükemmellik iddiası içinde başkalarını ama en çok kendimizi kandırıyoruz. Herkes- laikçi,solcu,dindar- hata yapabilir. Yapmalı da,yaratılışın gereği bu değil mi? Ve hatta inanışımıza göre mükemmellik ve hatadan noksan olmak sadece yaratıcıya mahsus bir sıfat değil mi? Yanlışlar, hatalar, eksikler, noksanlar ve günahlar ile insan olduğumuzu hatırlamak ve insanlığımızı güçlendirmek için hepimizin özeleştiri vermesi gerekmiyor mu? Aynayı önce kendimize tutsak. Canımız çok mu acır!
19 Haziran 2006, Pazartesi