10 Mart 2010, Çarşamba
      ANA SAYFA      
SİYASET
   Ahmet Altan       
   Mehmet Altan      
   Can Dündar   
   Alev Er                  
   Ahmet İnsel   
   Ferhat Kentel   
   Etyen Mahçupyan
EKONOMİ
   Eser Karakaş         
VESAİRE
   Pakize Barışta     
SİNEMA
   Sevin Okyay        
      Bellek      
      Haber Analiz      
      Özel Haber      
    Konuk Yazar    
    Başlarken    
Arkadaşına Yolla Yazdır
 
   

“Fikrim yok” şıkkı

Anketler vasıtasıyla yapılan kantitatif (niceliksel) saha araştırmalarında ya da kamuoyu yoklamalarında görüşülen kişilere genellikle kapalı uçlu sorular sorulur. “Falan düşünceye katılıyor musunuz?” ya da “Aşağıdaki görüşlerden hangisi size daha yakın geliyor?” gibi... Cevap olarak da “1) Evet; 2) Hayır” ya da “1) A görüşü; 2) B görüşü; 3) C görüşü” gibi şıklar sunulur. Ancak görüşülen kişiyi zorla bu şıklara sıkıştırmamak için, insaflı davranılıp, ek olarak bu şıkların sonuna bir de “Fikrim yok” şıkkı konulur.

Türkiye'de bu tür anketlerin sonuçlarında, “fikrim yok” şıkkının dağılımı bazı istisnalar dışında her zaman aynıdır. “Fikrim yok” şıkkı erkekler arasında, eğitim, gelir düzeyi yüksek olan kesimlerde en düşük; kadınlar arasında, eğitim ve gelir düzeyi düşük olan kesimlerde ise en yüksek orandadır.

Yani kadınlara kıyasla erkekler, parası az olanlara kıyasla çok olanlar ve diploması az olanlara kıyasla çok olanlar, fikirlerinden her zaman daha çok emindirler. Bu özelliklerin hepsini bünyesinde barındıranlar yani hem parası hem de diploması bol olan erkekler ise ne düşündüğünü, nasıl düşünülmesi gerektiğini her zaman en çok bilenlerdir. Onları da diploması ve parası bol olan kadınlar izler.

Bundan 10-15 sene önce bu sonuçları değerlendirdiğimde, mesela okumuş ve yazmışlığın bilgiye ve enformasyona ulaşımda daha çok avantaj sağladığını, bu nedenle bu kesimlerde “fikirlerinin olmaması” gibi bir durumun daha düşük oranda olmasını normal karşılardım. Ancak, şimdilerde bu “net fikir sahibi” olmanın, bilgi ve enformasyon zenginliğinden çok, (felsefeyle yani sorularla kafa patlatıp, “bilmediğini” itiraf eden küçük bir azınlık dışında) dünyayı algılamada başvurulan referanslar dünyasının ezberci bir eğitim tornası yüzünden giderek daralmasından kaynaklandığını düşünmeye başladım.

Bu kesimlerin “kendilerinden emin” tutumlarının “sınıflı” bir toplumda yaşamamızla ilgisi var. Zenginlerin, okumuşların, seçkinlerin, üretim araçlarına ve statü-prestij gibi sermayelere sahip olanların toplumsal piramidin tepesinde küçük bir azınlık olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Bu kesimler, azınlık olmalarına rağmen, sınıfsal konumlarını ve güçlerini ise, zevk ve beğeni konusunda öncülük yaparak, moda yaratarak korurlar; biriktirdikleri kültürel sermaye ile fark yaratır, yeni mekanlar, yeni tadlar keşfeder ve “özendirirler”. Aynı zamanda bu beğeniye, zevke ve inceliğe sahip olmayanları “utandırırlar”. Bourdieu'nün anlatımıyla “Beğeni sınıflandırır ve sınıflayanı da sınıflandırır. Sınıflandırmalarla sınıflanan toplumsal özneler kendilerini güzel ve çirkin, ayrıcalıklı ve bayağı arasında yaptıkları farklılaşmayla ayrıştırırlar; konumları da bu objektif sınıflandırmalar içinde ifade olunur ya da açığa çıkar.”

Fikirler de ayrıştırıcıdır. Bu fikre sahip olmak iyidir; şu fikre sahip olmak kötüdür. Mesela başörtü takmamak modernliğin gereğidir. Başörtü takan geridir; çağdaşlığa aykırıdır; en iyi ihtimalle ideolojiktir. Takanlara ve takmanın normal olduğunu düşünenlere aşağılayarak bakılır. Onların beğenileri kalitesizlik sınıflandırmasına sokulur. Eğer beğenisi yüksek olan ve bundan emin olan kategorideyseniz, beğenilmemesi gereken bir fikir ya da kültürel ifade karşısında da net bir konum almak zorundasınızdır. Ancak en tahammül edilmez olan ise, seçkin sınıfta olması beklenen birisinin aşağılanan bir kategoriye destek çıkmasıdır. Bu o sınıfa en büyük ihanettir.

İşte, bu sınıf için, işin kötü yanı da bu “ihanet”le başlıyor. Kendinden, bilgisinden ve kültürel sermayesinden emin olan o sınıf artık bütünlüğünü koruyamıyor.

Öte yandan, karmaşık duygularını anlatacak kelimeleri “eksik” olanların ve gücü tam da bu belirsizliğin getirdiği esneklikten beslenen “fikri olmayanların” dünyası bugün öne çıkıyor. İlerlemenin kesinlik ve keskinlikleriyle mühendis mantığıyla emin olan ve mutlak kutsallıklar altında, “evet” ve “hayır”ları bol olan zümre ise belirsizliğin yürüyüşü karşısında benzer bir kafa karışıklığına düşüyor.

Bugün ortalığı kasıp kavuran ve kutuplaşma olarak yaşadığımız gerilimler aynı yatay düzeyde ya da hizada bulunan, simetrik iki farklı kutup (mesela AKP ve ordu) arasında geçmiyor. Gerilim dikey bir düzeyde; aşağıdakiler ya da aşağıdan yükselenler ve yukarıdakiler arasında cereyan ediyor.

Bu, piramidin tepesinde şimdiye kadar beğenileri tespit etmiş, işaretlemiş olan zümreler ve onların 28 Şubatçı hegemonyası ile bütün karmaşıklığıyla, güzeli ve çirkiniyle, inceliği ve bayağılığıyla aşağıdan gelenlerin karşı-hegemonyası arasındaki bir gerilim...

Yani artık ne ordunun toplumu biçimlendirme, tek ve son söz sahibi olma özelliği ne de ordu içinde böyle bir tek ses geçerli. Şimdilerde, “Ne oluyor? Hiçbir şey anlamıyoruz!” derken, “Artık darbe falan olmaz! Ordumuzu yıpratıyorlar!” şeklinde arka arkaya gelen cümlelerin içine “kafa karışıklığı” bulaşmış durumda ve artık yukarılarda da “fikrim yok” şıkkı artıyor.

Yani 28 Şubat gerçekten sona eriyor “galiba”. (!)

5 Mart 2010, Cuma   

 
ferhatkentel@gazetem.net   
Webmaster
ANKET

"Islak İmza"nın doğruluğu ardından medyayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
 1 - Bunu ısrarla inkar edenler çok yüzsüz
 2 - Medyada Ergenekoncular afişe oldu
 3 - Laik cumhuriyeti koruyorlar
 4 - "Görevliler" tasfiye olmuyor
 5 - Pişkince susup, özür dilemiyorlar
 6 - Türkiye'de medya bu
 7 - Hiçbiri

Pakize Barışta’dan
Bademli Kuki