Anayasa değişiklik paketi için referanduma giderken “evet”, “hayır” ve “boykot” cephesi olarak gene bölündük. Bütün kutuplaşma krizlerimize rağmen, bu gayet normal ve iyi bir şey. Çünkü kimileri bu pakete sırf AKP’den geldiği için “hayır” diyor olsa da, esas olarak toplumun büyük çoğunluğu gayet samimi bir biçimde “evet”in ya da “hayır”ın anlamlarını, mesela 12 Eylül’le hesaplaşmanın sağlanıp sağlanmayacağını tartışıyor. En azından, 12 Eylül’ün daha önceki dönemlerde olmadığı kadar, bütün toplumun vicdanında yargılandığı bir dönem yaşıyoruz (Bu arada Marmarisli ressam ve arkadaşları ne hissediyordur acaba?) Yani her şeyden önce, dokunulmaz duvarlar arkasındaki oligarşik kastın tekelindeki bir alan, Cumhuriyet tarihinde neredeyse ilk defa kamunun rahatça içine daldığı, uzman muzman takmayıp, bizzat kendisinin yorumladığı bir alan oldu. Yani bir bakıma “hukukçu” olduk hep birlikte! Askerlerle birlikte yargıçların da siyasete ve sosyolojiye sürekli olarak bilgiççe dalma âdeti artık tersine döndü: toplum da onların alanlarına girer oldu. (Bu arada, biraz daha uğraşılsa, yakında asker sayısının 3/4 oranında indirilmesi, Heronlar yerine dürbün kullanılması, savaşın düşmanlarla anlaşılarak insan canı yakmayan bir oyuna dönüştürülmesi, mesela kurşun yerine “boya” atılması gerektiği gibi pekâlâ anlamlı öneriler de getirilebilir!) İşin bir başka önemli tarafı ise, gene bazı kesimlerin belden aşağı vurmakta beis görmemesinden kaynaklanan hasarlara rağmen, bu tartışmalarla siyasetin önü alabildiğine açılıyor. Anayasa tartışmalarıyla yan yana giden “Ergenekon ve darbeciler”, “demokratik açılım” gibi tartışmalarla, zihinlerimizde var olan kalıplar ve sınırlar delik deşik oluyor. Modernizm havarilerinin gelecekte olacakları “öngörme” ve bu öngörüleri “mecbur kılmak” için bugünü zapturapt altına alma takıntılarının aksine, yaşadığımız siyaset gelecek için yeni anlamlar üretiyor. Geleceği “ol!” diyerek yapmaya çalışanların tersine, geleceği bugün “yapıyoruz”. Ancak, bu bölünmelerde daha da ilginç olan şöyle bir durum var: AKP’nin bizzat kendisi, Ergenekon, Kürt meselesi ve demokratik açılım konularında daha önceleri başlayan bir eğilim giderek daha da belirginleşiyor; her kesim kendi içinde bölünüyor, daha önceki başka bir mevzuda bir kanatta saflaşmış (taraflaşmış anlamında) olanlar bu sefer bölünüp, karşı safta da bölünmüş olanlarla yeni bir saf haline geliyor. Tabii ki, Sünni Müslümanlar da, Kürtler de, Aleviler de ve sol da bu parçalanmayı yaşıyor ve bazı gruplar daha önce bakmaya bile tenezzül etmedikleri insanlarla ortak dertler ve diller etrafında biraraya gelebiliyor. Kürt meselesinde barış için seferber olan Müslümanlar, PKK’ya da silah bırakma çağrısı yapan Kürtler, başörtüsüne özgürlük talep eden Aleviler, Müslümanlarla birlikte “darbelere karşı 70 milyon adım koalisyonu”nda buluşan, “AKP’nin Anayasa paketi”ne “Yetmez ama evet” diyen solcular safların karmakarışık olmasını sağlıyorlar. İşte “en iyi” olan şey bu... Her bölünme ve arkasından gelen yeni buluşmalar “saflık” (temizlik, homojenlik anlamında) saplantısını anlamsız hale getiriyor. Ve bu işten en kârlı çıkacak olanın da bizzat sol olduğu apaçık. Çünkü, şimdiye kadar, ana damarında modernizm ve determinizm hastalığından mustarip, kendini “hep bilen” olarak gören, bu yüzden sürekli olarak “daha az bilenlerden” ayrışıp, amipler gibi bölünen, saflığını koruma takıntısıyla habire küçülen solda bugün kibirlerinden vazgeçenler yepyeni bir tecrübe kazanıyorlar. İşte TMK mağduru çocukları kurtarmak için, katır kutur bir dil yerine, toplumun bütün kesimlerine hitabeden, milletvekillerinin ve bakanların kapısını aşındıran, dinleyen, ikna etmek için usanmadan çocukları anlatan ve “sivil toplum - yeni sosyal hareketler” alanında ders olarak okutulacak bir faaliyet sergileyen “Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları” (ÇİAÇ) işte böyle bir tecrübeyle safları (hem taraf hem homojenlikler anlamında) kırarak, yüzlerce çocuğu özgürlüğüne kavuşturacak bir başarının altına imza attı. Bugün AKP’nin paketini beğenmeyen, “bir gün fırsat olursa” kendi yapacakları anayasanın en iyisi olacağını düşünen ortodoks sol hep “saf” (her anlamda) kalırken, her zaman sentezler yapan sağın altında ezildi. Eğer, her şeyi en iyi bilenin kendisi olmadığını, yani tevazuu öğrenebilirse, bu sol da muhtemelen Türkiye siyasetinde anlamlı bir yere oturabilecek.
Yani her şeyden önce, dokunulmaz duvarlar arkasındaki oligarşik kastın tekelindeki bir alan, Cumhuriyet tarihinde neredeyse ilk defa kamunun rahatça içine daldığı, uzman muzman takmayıp, bizzat kendisinin yorumladığı bir alan oldu. Yani bir bakıma “hukukçu” olduk hep birlikte! Askerlerle birlikte yargıçların da siyasete ve sosyolojiye sürekli olarak bilgiççe dalma âdeti artık tersine döndü: toplum da onların alanlarına girer oldu. (Bu arada, biraz daha uğraşılsa, yakında asker sayısının 3/4 oranında indirilmesi, Heronlar yerine dürbün kullanılması, savaşın düşmanlarla anlaşılarak insan canı yakmayan bir oyuna dönüştürülmesi, mesela kurşun yerine “boya” atılması gerektiği gibi pekâlâ anlamlı öneriler de getirilebilir!)
İşin bir başka önemli tarafı ise, gene bazı kesimlerin belden aşağı vurmakta beis görmemesinden kaynaklanan hasarlara rağmen, bu tartışmalarla siyasetin önü alabildiğine açılıyor. Anayasa tartışmalarıyla yan yana giden “Ergenekon ve darbeciler”, “demokratik açılım” gibi tartışmalarla, zihinlerimizde var olan kalıplar ve sınırlar delik deşik oluyor. Modernizm havarilerinin gelecekte olacakları “öngörme” ve bu öngörüleri “mecbur kılmak” için bugünü zapturapt altına alma takıntılarının aksine, yaşadığımız siyaset gelecek için yeni anlamlar üretiyor. Geleceği “ol!” diyerek yapmaya çalışanların tersine, geleceği bugün “yapıyoruz”.
Ancak, bu bölünmelerde daha da ilginç olan şöyle bir durum var: AKP’nin bizzat kendisi, Ergenekon, Kürt meselesi ve demokratik açılım konularında daha önceleri başlayan bir eğilim giderek daha da belirginleşiyor; her kesim kendi içinde bölünüyor, daha önceki başka bir mevzuda bir kanatta saflaşmış (taraflaşmış anlamında) olanlar bu sefer bölünüp, karşı safta da bölünmüş olanlarla yeni bir saf haline geliyor.
Tabii ki, Sünni Müslümanlar da, Kürtler de, Aleviler de ve sol da bu parçalanmayı yaşıyor ve bazı gruplar daha önce bakmaya bile tenezzül etmedikleri insanlarla ortak dertler ve diller etrafında biraraya gelebiliyor. Kürt meselesinde barış için seferber olan Müslümanlar, PKK’ya da silah bırakma çağrısı yapan Kürtler, başörtüsüne özgürlük talep eden Aleviler, Müslümanlarla birlikte “darbelere karşı 70 milyon adım koalisyonu”nda buluşan, “AKP’nin Anayasa paketi”ne “Yetmez ama evet” diyen solcular safların karmakarışık olmasını sağlıyorlar.
İşte “en iyi” olan şey bu... Her bölünme ve arkasından gelen yeni buluşmalar “saflık” (temizlik, homojenlik anlamında) saplantısını anlamsız hale getiriyor. Ve bu işten en kârlı çıkacak olanın da bizzat sol olduğu apaçık. Çünkü, şimdiye kadar, ana damarında modernizm ve determinizm hastalığından mustarip, kendini “hep bilen” olarak gören, bu yüzden sürekli olarak “daha az bilenlerden” ayrışıp, amipler gibi bölünen, saflığını koruma takıntısıyla habire küçülen solda bugün kibirlerinden vazgeçenler yepyeni bir tecrübe kazanıyorlar.
İşte TMK mağduru çocukları kurtarmak için, katır kutur bir dil yerine, toplumun bütün kesimlerine hitabeden, milletvekillerinin ve bakanların kapısını aşındıran, dinleyen, ikna etmek için usanmadan çocukları anlatan ve “sivil toplum - yeni sosyal hareketler” alanında ders olarak okutulacak bir faaliyet sergileyen “Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları” (ÇİAÇ) işte böyle bir tecrübeyle safları (hem taraf hem homojenlikler anlamında) kırarak, yüzlerce çocuğu özgürlüğüne kavuşturacak bir başarının altına imza attı.
Bugün AKP’nin paketini beğenmeyen, “bir gün fırsat olursa” kendi yapacakları anayasanın en iyisi olacağını düşünen ortodoks sol hep “saf” (her anlamda) kalırken, her zaman sentezler yapan sağın altında ezildi. Eğer, her şeyi en iyi bilenin kendisi olmadığını, yani tevazuu öğrenebilirse, bu sol da muhtemelen Türkiye siyasetinde anlamlı bir yere oturabilecek.
29 Temmuz 2010, Perşembe