9 Mayıs 2008, Cuma
      ANA SAYFA      
SİYASET
   Ahmet Altan       
   Mehmet Altan      
   Can Dündar   
   Alev Er                  
   Ahmet İnsel   
   Ferhat Kentel   
   Etyen Mahçupyan
EKONOMİ
   Eser Karakaş         
MEDYA
   Aslı Tunç   
BORSA
   Ümit Erol  
VESAİRE
   Pakize Barışta     
SİNEMA / SANAT
   Evrim Altuğ        
   Sevin Okyay        
SPOR
   Emre Zeytinoğlu   
TRENDSAVAR
   Ayşe Düzkan   
      Bellek      
      Haber Analiz      
      Özel Haber      
    Konuk Yazar    
    Başlarken    
AVRUPA BİRLİĞİ TEMEL HAKLAR BİLDİRGESİ
Arkadaşına Yolla Yazdır
 
   

Altı çerçeveyle, Josef K.’nın
dönüşüm Dünyasına bakmak

1. Başlangıçlar
Felsefe yapmak haddime değil; ancak hatırladığımın bana hatrının geçtiği kadarı, Platon’un ‘İdea’lar Dünyası, sözlü ve yazılı akıl tarihinin, ya da felsefenin en eski hikâyelerinden birini de içinde taşıyor. Kişi, belleğinin mağarasından yansıyan Dünya ahvâlini, ‘idea’larını, nefes alıp verdiği hakiki Dünyaya yansıtmaya, onu çarnaçar eylemeye uğraşıyor.

Bu durum bir yanıyla, insan evlâtlarının tarihteki ilk metafizik pozlanma / karanlık oda ‘an’ı olarak da kaale alınabilir mi? Yine bilebildiğim kadarı, ‘an’ kavramı Türkçe’de kendisini birşeyi yeniden hafızaya çağırmaya dair ‘anımsama’, belli bir olgu veya tecrübe ya da imgeyi belleğe yeniden pozlandırma, onu anma ve ‘an’lama ritüeline borçlu değil mi ?

Etrafından dolaştıkça, Josef Koudelka’nın adında bile, böylesi bir idea halini, metaforik ve metafizik tutarlılığı ile sezen, görebilen kaç insan mevcut bilmiyorum; ama, 70 yaşındaki, çifte pasaportlu ve her anın biricikliğinin ayırdındaki heyecanlı bu adam ve gördüklerini, makinenin gerisin geri, bellek denen karanlık odada pozlandıklarınca demli bir tavırla anla(t)maya çalışmak, bir eylemi yeniden, görüntü üzerinden ‘idea’lize etmeye, çileci bir donuklukla mağara olmaya çalışmaya, oturup ol karanlıkta sabırla beklerken kimbilir, ‘üçüncü göz’ün gördüğü şu mistik ışığa duyarlı hale gelme ve sabretme haline, müthiş yaklaşıyor. Yaraşıyor.

Josef K., teki her daim kendine açık göz kapağı dolusu vicdanıyla, göz açıp kapayıncaya kadar şüphe ve enginlikle, sonlu yaşamdan sonsuzluk özlemiyle aşırdığı varoluş ışığını, ziyadesiyle, aydınlığı ve karanlığıyla, dervişane, çelebice bir cömertlikle, biz Dünyalılara yeniden aktarmayı başaran, görmüş, gördüğünü kayda geçirmiş bir insan evlâdı.

Naçizane okumamla, varoluşçu bir foto-grafinin düşünürü ve eyleyicisi olarak Josef K, ironik bir tesadüf eseri, şu sıralarda Olympus marka olan, her daim aynı lense tabi görüntü makinesinin ardından, sunduklarıyla bize bakıyor. Peki biz onun sunduklarını görüyor muyuz?

Eserleri İstanbul Fransız Kültür Merkezi ve Magnum Fotoğraf Ajansı’nın katkılarıyla Tepebaşı Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde izlenmeye başlanan Josef Koudelka’nın siyahtan beyaza salınan imgeleri, bana, “Bir fotoğrafı unutmakla, bir insanı veya anıyı unutmak arasında yakın ilişki kurulabilir mi?” sorusunu sorduracak türden, ahlakî etkiler aksettiriyor.

Bu soruyu ve - okuyacağınız için müteşekkir kalacağım diğer okumalarımı - Koudelka’ya çeke çekine, yazıyla savurdukta da aynı oluyor; Koudelka bana, bu dolaylı okuma ve soruların ağırlıkla felsefi olduğunu, ama bunları eğer yazacaksam da, çok iyi bir yazı malzemesi olabileceğini, bu yüzden de, benimle bu sorular aracılığıyla değilse bile, sergisini önceden gezdikten sonra, yüz yüze ve yalınakılla konuşmak istediğini aktarıyor.

Bu özel durumdan mahcubiyet mi, yoksa minnettarlık mı duyacağımı, siz okurların kanaatinde pozlamanın görece dürüst bir tavır olacağını umuyorum.

Başlangıçlar, Tiyatro, Çingeneler, İşgal, Sürgünler, Kaos. Koudelka’nın daha önce Meksika’da izlenen, Eylül ayında ise Atina’ya taşınacak 300’ü aşkın orijinal fotoğrafı, müzedeki 3 ayrı katta, bu yedi başlık altında, yaşama asılı duruyor:

Konu ve konuya tanık kişi (hem fotoğrafçı ve hem de izleyicisi) arasındaki şu karşılıklı, adeta törensel, hep sessiz, göze göz anlaşma ve mahremiyet, ki kendisinin de deyimiyle, limitleri zorlayan ideal fotoğraf ‘an’ı için gereken hakiki kompozisyonu üreten unsurlardan belki de ilki; olsa gerek.

Koudelka fotoğraflarının boyası yitik, hani sanki paletsi bir gri ışıkta takdis edilesiye duşlanmış lâhit - yüzeyleri, veya fotoğrafçının / zaman yontucusunun tapınak cephelerini andırır imge hikâyeciliği nedeni ile modern birer ikon olmaya namzet olgunluklarını, bu mütevazı ışık anlatıcısının belleğinde yıllanmış, yıkanmış görgü olgunluğu mu, yoksa vicdanı mı daha iyi açıklıyor; bunu da netlemek, an itibariyle zor. Belki de lüzumsuz.

Kendinden menkul, ölümlülüğünce pahalı, biricik Koudelka fotoğrafçılığı, bir maden işçisi olmaya benzetebilir mi peki ? Koudelka’nın Dünya denen metafizik madenin farklı dehlizlerinde pozlandırdığı kareleri, onun karanlık ve uzun bir yolda, ölü zamanların, belleğin katı yakıtı haline gelmiş nice satıh, canlı ve ışığın fosillerinden gözleriyle çekip çıkardığı kömür parçalarını düşündürüyor insana. Bu fotoğraflara bakıldıkça, içlerindeki kor varoluşun ham enerjisi, insanın can ocağında harlıyor.

Peki, ‘Çekilen (çile/makarada susan) bir fotoğraf, temsil ettiği gerçekliğin kefen kalıntısı mıdır, yoksa onun yeniden doğum biçimi mi, rahmi mi sayılmalıdır ?” Serginin ilk halkası olan Başlangıçlar temalı kareler, bu ve bunun gibi birçok soruya insan aklını gebe bırakıyor.

Koudelka retrospektifindeki Çek Cumhuriyeti kaynaklı, sanatçının 23 yaşında, edindiği ilk 6x6’lık Bakalit kamera ile 1960’ta kaydettiği dikdörtgen çerçeve, belki de bu yüzden ceninsi bir mahremiyetle gözlerden taze taze, ılık ılık ve oluk oluk akıp, yaşamın içine adeta bir bilinç cemresi gibi bereketle, elbet mütevazılıkla süzülüyor. Zemini netlenmiş, adeta Alberto Giacometti yontularının narinliğine sokulan bu melankolik kompozisyonun ihtiva ettiği baş döndürücü düşeylikteki çekim etkisi, Dünyaya gözlerini belki bir düşten, belki doğumdan sonra yeni açmış bir insanın arınmışlığıyla, yanakta asılı kalan gözyaşlarınca berrak bir buğuyla buluşuyor.

Koudelka, sergideki, meditatif, vakur yatay kompozisyonlarıyla da Başlangıçlar’ın koreografisini kıdem kıdem oluşturuyor. Ot yükü çeken iki büyükbaşın kıskanılası bir tutarlılık ve dolaysızlık ve sabırla, yaşamsal boşluğa sağdan tartıldığı, munis bir Slovakya kırsalı, görüntülendiği 1958 yılına nazire eden bir zaman firarı yaşatıyor bu dikdörtgen ‘resim’le.

Yine, Polonya’da aynı sene ve bundan iki yıl sonra ise Çek Cumhuriyeti’nde, Koudelka’nın hayatın içinden belleğine çekerek ‘farkına vardığı’ iki kompozisyon, -sıradışı, illüzyonsu bir ağaç oyuğu ve kumsalda titreşen bir tutam atıl tel madde - bu tutarlılığın en soyut ölçüsüne merakla, zamanla çarpışır bir inatla, insanın gözü önünde, inanılmaz birer sorgulama penceresi aralıyor.

Karşılaştığı hayvanlar ve insanlar ile nesnelere, fotoğrafları için olası bir hiyerarşi üzerinden yaklaşan biri mi Koudelka ? Varoluşçu felsefe ile, özellikle de Sartre ile ilgilendi mi ? Bunlara yanıtını fotoğraflarıyla, gözleriyle konuşup, ışığı yazmakla veriyor bana kalırsa.

Britanyalı felsefeci ve yazar Iris Murdoch, Sartre’ın yazarlığı ve felsefesi üzerine kaleme aldığı kitabında, Koudelka fotoğraflarının adeta meta – kimyasının elementlerini ele verir tümceleri bağışlıyor, meselâ. Murdoch, Sartre’ın Bulantı’sını yorumladığı kitabının daha ilk sayfalarında “İnsan bir şeyi ya yaşar, ya da anlatır; bunların ikisini birden yapamaz.” derken, belki de Koudelka’nın vatanı Çek Cumhuriyeti’nde 26’sında kadrajladığı, iki kişinin, iki çizgili tek bir yola çıktığı o bitkin, hayattan aşağı süzülen koyu peyzajı, gördüğü ‘olan’ı, Koudelka’yı tarif ediyor. Koudelka fotograflarının izleyicisi üzerindeki nobran eylemsizliği, kendilikleri, şeyleşmişlikleri, onları yeri geldiğinde şahidinden bile azadediyor. Issız bir Polonya kumsalında hayata nöbet tutan Rahibe’nin 1958 yılında susarak anlattığı halvet anı, tam da bu yüzden Murdoch’un Sartre okumasıyla yasak yere nişanlanıyor: “Oysa Varoluş böyle değildir; Varoluş, bir bükülmedir.”

2. Tiyatro
Hayatı sahneye koyduğu fotoğrafları birer birer perdelenmeden önce, Koudelka klasik ve modern tiyatro yapıtlarını gözlemlediği, görselleştirip motifleştirdiği, yer yer tuvalleşen çalışmalarıyla da varoluş ‘Tiyatro’sunun imgesel metinlerini izleyicilerle paylaşıyor. Koudelka’nın Kral Übü, Godot’yu Beklerken, Kral Lear (1964), Kel Soprano, Ostend’den Masklar (1965), Üç Kızkardeş (1966), Aşk Saati (1968), Lorenzaccio (1970) gibi prodüksiyonları görselleştirdiği bu bölümde resim sanatı grafikle, fotoğraf heykelle, ve tabii ki tiyatro da, Koudelka’nın merceğinden süzülen farkındalığın ışığı vesilesi ile, tüm bu sanat dallarının birbirleriyle ne kadar yakın arkadaş olduğunu üst üste müjdeliyor.

3. Çingeneler
Slovakya, Çek Cumhuriyeti ve Romanya’yı turladığı 1963 – 68 yılları, Koudelka’nın hem Avrupa denen hayaleti, hem de kendi kimliğini ava çıktığı, son derece özgün bir nevî ruhsal ‘Hac’ halinin kanıtları halinde, Pera Müzesi’ndeki sergide yer buluyor. Kendisi Çingeneler ile niçin bu kadar içli dışlı yaşayıp, onları niçin bu kadar içeriden, içli karelere sığdırmaya çalıştığını pek gerekçelendirmese bile, besbelli ki Koudelka’nın ta kendisi, özlemini duyduğu yersizyurtsuzluğun, konumlanamazlığın, tabii özgürlüğün sarhoşluğunu, Çiganın, tezek kokusunun, katır takırtılarının, köpeklerin, çiçeklerin, genç gelinlerin, çocuk neşelerinin, keman ve akordeon cayırtılarının mimarı, ‘fakir ama gururlu’ bu gönlü zengin insanların arasında, onlar kadar fakir ve zengin olmaya gönüllenerek yaşıyor ve keşfediyor. Kendi varoluşunu Çingenelerin aynası olmakla suretlendirdikçe, Koudelka’nın çektiği her bir Çingenenin, ölü veya diri, tekil veya çoğul fotoğrafı, ona geri dönüyor ve çoğalıyor. Tıpkı Murdoch’un Bulantı okumasında hissettiğimiz gibi : “...Onu en fazla tedirgin eden ve umutsuzluğa düşüren şey, kendi bireysel varlığının bu anlamsız akış içine batıp gitmesidir. Onu en çok ilgilendiren şey, bir başka biçimde varolmak özlemidir." Koudelka, tüm bunlardan öte, Çingeneler üzerinden, mevcut gerçeküstülüğün vizesini aldığını gösteriyor her deklanşör sesinde. Bakın, diyor… Gördüğüm kadarıyla Dünya, böyle. İşte: “Çıt.”

4. İşgal
Koudelka’nın Dünyada işgal ettiği huzursuz anlar, onu meşgul eden tesadüflerin soğurulduğu çok özel fırsatların da kapısını aralıyor. Serginin İşgal başlıklı, toplumsal gerçekçi, belgesel bölümü, Soğuk Savaş Çekoslavakya’sının Prag Baharı’nın belki de en pragmatik karelerini sanatçının gözaltına aldığı tarihe geçirmesiyle de öne çıkıyor. Onurun, özgürlüğün, mücadele isinin ve vatanseverliğin üst üste, efsanevi şekilde pozlandığı karelerin yer aldığı bu bölümde yer verilen, ve sanatçının adeta zamanın ruhunu bileğinden tutup bir saatte istila ettiği ilk Prag fotoğrafı, tabii ki yine varoluşçu bir şüpheyi göz göre göre ölümsüzleştiriyor. Murdoch’un, Sartre üzerinden, bu ana dair de söyleyecek sözü olduğu, yeri gelmişken, mükemmel bir resimaltı misali anımsatılmayı hak ediyor: "Düşünceye yakından bakacak olursak, anlamın ortadan kaybolduğunu görürüz. Nitekim bir kelimeyi durmadan tekrarladığımız ya da aynada yüzümüze uzun uzun baktığımızda da, aynı şeyi hissederiz."

5. Sürgünler
Retrospektifin beşinci halkası Sürgünler, bir bakıma Koudelka’nın canlı ya da cansız olsun, can yoldaşlığını gözünde tüttürdüğü müthiş çalışmaları kapsayan bir bölüm olarak kurgulanmış. Pera Müzesi’nin üç katındaki serginin iç mimarisi ve grafik tasarımı ile bizzat ilgilenmek durumunda kalan sanatçı, bu bölümde gerçeklik ile hayal arasında tutuklu kalmış nice uçarı imgeyi bir araya getirdiği, tinsel bir ziyafet sofrası kurmuş desek, yeri. Fransa’daki gündelik yaşamın içinde şahit olduğu mucizevi anları sunan Koudelka, Almanya veya İrlanda ya da İspanya, İskoçya ve Portekiz gibi ülkelerde de, benzeri sıradışı anları minik siyah hayat memat kutusuna kondurup, sergiye kadar getirmiş. İnsana nasıl olabilir dedirtecek mükemmellikteki figür, manzara, ışık veya nesne bileşkeleri, bu enfes görselliğin esrik yapı taşlarını oluşturmuş. Resimle, gerçeküstülükle flört eden, hakikatle kavgalı bu Avrupa parfümlü kozmopolit çalışmalar, trajiklikleriyle ve beklenmediklikleriyle olduğu kadar, ikonik kompozisyonlarıyla da özenle ayıklanmış, sunulmuş. Öyle ki, kendisini imal edene, o ana şahitlik edene bile sırt çeviren bu yabani kompozisyonlar, devingen kimlikleriyle yine Murdoch’tan, Sartre’ın ‘Özgürlüğün Yolları’ adlı dörtlemesi üzerinden alıntılayabileceğimiz şu okumasının birer lambası, ışığı oluvermiş: “…Özgür olmak için her şeyden yüz çevirdin. Bir adım daha at. Özgürlükten de vazgeç. O zaman her şeyi yeniden kazandığını göreceksin.”

6. Kaos
Her katında sindirimi zor bir gerçeklik sınavı vadeden Josef Koudelka Retrospektifi’nin belki de en tehlikeli, gözüpek izleyiciye en büyük sınavı, 3. kattaki Kaos temelli yapıtlarla İstanbul’a taşınmış. Sırf bu bölümdeki işler için müzenin perspektifi ve iç mimarisini bozan, yeniden inşaya girişen Koudelka, fotoğraf estetiği ile hayatın etik çelişkilerini mukayese ettiği irili ufaklı, yatay ve dikey izlenimleri bu kısımda izleyiciyle paylaşarak adeta insan algısını kör edici bir tür farkındalık ‘kreşendo’su ile veda etmiş sergisine. Sanatçının 1991 yılında Lübnan’ı tahlil ve tasvir ettiği soyut triptik, Fransa’da 1987’de şahit olduğu devasa ölüyaşam dokusu, iki yıl sonra yine aynı ülkede bir kıyıda netlediği yapay, ama plastik kudretleriyle bir o kadar etkili liman dalgakıranlarının cüsseleri, bir yerden ötekine uzanan hülyalı Çek Cumhuriyeti’nin 1991 yılına ait yolları, ya da yine Fransa, Galler ve Almanya’da keşfettiği suskun manzara ağıtları, bu bölümün en yalnız, ama düşünce potansiyeli açısından da bir o kadar kalabalık çalışmaları arasında yer bulmuş. Yunanistan’da bir kırsalda yakaladığı alegorik kompozisyonla sonsuzluğa diyafram dayayan Koudelka, Theo Angelopoulos’la yaşadığı, Ulysses’in Bakışı’nın izini sürdüğü Balkan yolculuğu ve Manş’ın arşla rekabet eden hırçın ufkunu da, makinesinin kapağını kapatırayak izleyicinin aklında banyo etmiş.

Kaosu bir tür sonsuz-sonsöz olarak serginin çıkışında izleyiciyle baş başa bırakan Koudelka’nın yeni projeleri, bu saydıklarımızdan bambaşka yer ve niyetler arasında hâlâ sürüyor. Ölümlü Josef Koudelka’nın, ne mutlu ki Nisan ortasına değin İstanbul’a ölümsüzlük saçan gözleri, bu her iki unsuru da kendisine karşı kullanan fani Dünyanınkilerle epik şahadet savaşına devam ettikçe, insanın tarihini belirleyen varoluş savaşı da yeni göz ve akıllara miras kalacak ve gündemden hiç düşmeyecek gibi görünüyor.

Josef Koudelka, Retrospektif / 13 Nisan’a kadar

Ziyaret Saatleri: Salı - Cumartesi 10.00 - 19.00

Pazar 12.00 - 18.00 / Müze Pazartesi günleri kapalı.

Giriş Ücretleri
Tam
: 7 YTL
Grup: 5 YTL (10 kişi ve üstü)
İndirimli: 3 YTL (12 yaş üstü öğrenciler, öğretim görevlileri, 60 yaş ve üstü ziyaretçiler)
Ücretsiz: Engelliler ve her engelliye refakat eden bir kişi, 12 yaş ve altı çocuklar
Audio Guide: 2 YTL - 1 YTL (Gruplara - en az 10 adet alınması koşuluyla)

İletişim Bilgileri
Meşrutiyet Caddesi No.65
34443 Tepebaşı - Beyoğlu - İstanbul
Tel. + 90 212 334 99 00
Fax. + 90 212 245 95 11

6 Şubat 2008, Çarşamba   

 
evrimaltug@gazetem.net   
Webmaster
ANKET

1 Mayıs devlet şiddetini nasıl yorumluyorsunuz?
 1 - AKP Devlet Partisi oldu
 2 - Devlet terörü
 3 - Sendikacılar arandı
 4 - AKP demokrat değil
 5 - Yerel yöneticiler yüzünden
 6 - Faşizm
 7 - Hiçbiri

Güven Eken’den
Ağaç Kebabı