Türkiye’deki değişim sürecini ‘kim kontrol ediyor’ veya ‘kim yönlendiriyor’ türü sorular bir süredir anlamını kaybetti. Değişim dinamiğinin ivmesi kendi başına bir özne oldu sanki... Öylesine farklı gelişmeler ve tepkiler üstüste oturuyor ki, bundan sonrasını toplumsal sağduyunun belirleyeceğini söylemek yanlış olmaz. Anayasa değişikliğine ilişkin referandum adım adım bir rejim tercihini ima eden bir plebisite dönüşüyor. Muhalefetin iktidarı zora sokmak üzere bu referandumu AKP’ye ‘evet’ ya da ‘hayır’ kampanyasına çevirme gayreti karşısında, hükümet de meseleyi 12 Eylül rejiminin sınanması noktasına getirdi. Türkiye toplumu açısından bu durum, belki de 1950’den bu yana en büyük kırılmayı ifade ediyor. Ortada iki büyük koalisyon var ve şu anki dengeyle iki taraf arasındaki fark yüzde 5’i aşamayacak gibi gözüküyor. Koalisyonlardan biri islami duyarlılığa sahip insanlarla, yükselen taşra burjuvazisini ve laik kesimin demokratlarını bir araya getiriyor. Diğeri ise laikliği ve milliyetçiliği rejimin ana ekseni olarak muhafaza etmek isteyen, asker ve yargının vesayet yeteneğinin sürmesinden yana olan gruplardan oluşuyor. Bu noktada en ilginç değerlendirme ise sosyalist soldan geliyor... Bir iki ufak istisna dışında sol partiler ‘hayır’ oyu vermeyi savunuyorlar ve gerekçeleri de AKP’nin fazlasıyla AB yanlısı olması. Eğer bugün AB üyeliği konusunda bir referandum yapılsaydı, oyların da kabaca aynı iki koalisyon cephesine bölünmesi şaşırtıcı olmazdı. Çünkü AB demokrasiyi, hak ve özgürlükleri, hukuk devletini, toplumun siyaset üzerinde etkili olmasını ifade ediyor ve referandumun Türkiye için anlamı da bundan farklı değil. İki tarafın ağırlığının birbirine böylesine yakın olmasının dışında, çok önemli bir faktör de referandum sonrasında Türkiye’nin yeni bir yola gireceği ve iki taraftan birinin kalıcı bir mağlubiyete uğrama ihtimalinin çok yüksek olması. Dolayısıyla her iki cephe de elinden gelen taktik ve stratejik hamleleri ard arda yapmakta. Örneğin geçen hafta Gernelkurmay Sözcüsü, bir basın toplantısı düzenleyerek Ergenekon davasında yargılanan komutanların görevlerinin başında olduğunu söylemişti. Ama aynı gün Balyoz davasının mahkemesi oy birliği ile yüz küsur üst düzey askerin tutuklanmasına karar verdi. Bunların içinde 29 muvazzaf ve 25 de emekli general bulunuyor... Tutuklamanın nedeni ise darbe girişimi suçunu işlediklerine dair ‘kuvvetli kuşkuların’ bulunması. Ama bir de pratik neden var: Türkiye’de askerler yargının sorgulama isteklerine icabet etmiyorlar ve yargı çaresiz kalıyor. Dolayısıyla tutuklamak zorunda kalınıyor... Aynı gün içinde yapılan bu hamleler, sürecin ne denli kontrol dışı olduğunu da ortaya koyuyor, çünkü bu gelişme örneğin AKP’nin işine gelmiyor. Hükümet ordu ile çatışma görüntüsünün referandumda ‘evet’ oylarını azaltabileceğinin farkında. Ama AKP’nin yargıyı kontrol etme imkanı yok ve zaten hükümet de bundan olabildiğince kaçınıyor. Bu durumda AKP de kendi alanında ilerlemeye çalışıp, bu hafta nihayet ‘taş atan çocuklar’ konusunda önemli bir reform adımı attı. Buna göre artık sokak gösterilerine karışan çocuklara ‘çocuk’ muamelesi yapılacak, ki bunun anlamı çocukların bundan böyle hapis cezası almamaları, 200 kadarının hemen serbest kalması, 3000 kadarının ise ilgili davalarının düşmesi. Yeni yasa ayrıca zarara sebep verilmediği sürece ‘herkesin’ sokak gösterisi yapma ve direnme hakkını kabul etti. Oysa şimdiye kadar bu maddeyle suçlananlara en az 5 yıl hapis istemiyle dava açılıyordu... CHP ise özgürlükçü bir konumu yeniden yakalayabilmek için çırpınıyor ve bu durum neredeyse devrim niteliğinde bir değişimi tetiklemek üzere. Türkiye nihayet Türk Silahlı Kuvvetlerinin İç Tüzüğünde yer alan ve ‘Cumhuriyet’i koruma ve kollama’ görevini orduya veren 35. Maddeyi kaldırma noktasına geldi. Bu madde kağıt üzerinde darbeleri meşrulaştırsa da, aslında hiçbir darbenin ‘iç tüzüğe’ ihtiyacı olmadığı açık. Ancak söz konusu yasa değişikliği askerin ideolojik konumunu yeniden tanımlayacağı ve bu kurum üzerindeki parlamenter denetimi meşru kılacağı için son derece önemli. Zaman hükmünü icra ediyor... Referandumda ‘evet’ mi, ‘hayır’ mı çıkacak bilemeyiz, ama iki tarafın da kendi oylarını artırmak üzere attıkları her adım, Türkiye’deki hak ve özgürlük alanını daha da genişletiyor, siyasetin önünü açıyor. Bu da değişimin doğrultusunun hangi yönde olduğunu ve niçin durduralamayacağını net bir biçimde gösteriyor.
Eğer bugün AB üyeliği konusunda bir referandum yapılsaydı, oyların da kabaca aynı iki koalisyon cephesine bölünmesi şaşırtıcı olmazdı. Çünkü AB demokrasiyi, hak ve özgürlükleri, hukuk devletini, toplumun siyaset üzerinde etkili olmasını ifade ediyor ve referandumun Türkiye için anlamı da bundan farklı değil.
İki tarafın ağırlığının birbirine böylesine yakın olmasının dışında, çok önemli bir faktör de referandum sonrasında Türkiye’nin yeni bir yola gireceği ve iki taraftan birinin kalıcı bir mağlubiyete uğrama ihtimalinin çok yüksek olması. Dolayısıyla her iki cephe de elinden gelen taktik ve stratejik hamleleri ard arda yapmakta. Örneğin geçen hafta Gernelkurmay Sözcüsü, bir basın toplantısı düzenleyerek Ergenekon davasında yargılanan komutanların görevlerinin başında olduğunu söylemişti. Ama aynı gün Balyoz davasının mahkemesi oy birliği ile yüz küsur üst düzey askerin tutuklanmasına karar verdi. Bunların içinde 29 muvazzaf ve 25 de emekli general bulunuyor... Tutuklamanın nedeni ise darbe girişimi suçunu işlediklerine dair ‘kuvvetli kuşkuların’ bulunması. Ama bir de pratik neden var: Türkiye’de askerler yargının sorgulama isteklerine icabet etmiyorlar ve yargı çaresiz kalıyor. Dolayısıyla tutuklamak zorunda kalınıyor...
Aynı gün içinde yapılan bu hamleler, sürecin ne denli kontrol dışı olduğunu da ortaya koyuyor, çünkü bu gelişme örneğin AKP’nin işine gelmiyor. Hükümet ordu ile çatışma görüntüsünün referandumda ‘evet’ oylarını azaltabileceğinin farkında. Ama AKP’nin yargıyı kontrol etme imkanı yok ve zaten hükümet de bundan olabildiğince kaçınıyor.
Bu durumda AKP de kendi alanında ilerlemeye çalışıp, bu hafta nihayet ‘taş atan çocuklar’ konusunda önemli bir reform adımı attı. Buna göre artık sokak gösterilerine karışan çocuklara ‘çocuk’ muamelesi yapılacak, ki bunun anlamı çocukların bundan böyle hapis cezası almamaları, 200 kadarının hemen serbest kalması, 3000 kadarının ise ilgili davalarının düşmesi. Yeni yasa ayrıca zarara sebep verilmediği sürece ‘herkesin’ sokak gösterisi yapma ve direnme hakkını kabul etti. Oysa şimdiye kadar bu maddeyle suçlananlara en az 5 yıl hapis istemiyle dava açılıyordu...
CHP ise özgürlükçü bir konumu yeniden yakalayabilmek için çırpınıyor ve bu durum neredeyse devrim niteliğinde bir değişimi tetiklemek üzere. Türkiye nihayet Türk Silahlı Kuvvetlerinin İç Tüzüğünde yer alan ve ‘Cumhuriyet’i koruma ve kollama’ görevini orduya veren 35. Maddeyi kaldırma noktasına geldi. Bu madde kağıt üzerinde darbeleri meşrulaştırsa da, aslında hiçbir darbenin ‘iç tüzüğe’ ihtiyacı olmadığı açık. Ancak söz konusu yasa değişikliği askerin ideolojik konumunu yeniden tanımlayacağı ve bu kurum üzerindeki parlamenter denetimi meşru kılacağı için son derece önemli.
Zaman hükmünü icra ediyor... Referandumda ‘evet’ mi, ‘hayır’ mı çıkacak bilemeyiz, ama iki tarafın da kendi oylarını artırmak üzere attıkları her adım, Türkiye’deki hak ve özgürlük alanını daha da genişletiyor, siyasetin önünü açıyor. Bu da değişimin doğrultusunun hangi yönde olduğunu ve niçin durduralamayacağını net bir biçimde gösteriyor.
29 Temmuz 2010, Perşembe