Son Balyoz darbe planı ile birlikte bardak taştı ve orduyu koruyan ‘kutsal perde’ aşağı indi. Bir anda gazete ve televizyonlar bütün açıklığıyla askerin işlevini, görev anlayışını ve zihniyetini ele alan söyleşi ve tartışmalarla doldu. Asıl şaşırtıcı olan askerin darbe planları yapması değildi. Türkiye buna zaten alışık... Söz konusu çabaların AKP döneminde hızlanması da şaşırtıcı olmadı. Çünkü dünya ile entegrasyonu hedefleyen, demokratikleşmeyi isteyen ve çoğunluğu temsil eden bir hükümetin, ordunun siyasi etkisini geri dönüşü olmayan bir biçimde daraltacağı belli. Buna aynı hükümetin İslami duyarlılığı taşıdığı da eklendiğinde, askerin girdiği ‘panik’ havasını hayal etmek mümkün. Çünkü bu durum ordunun ve onların kafasındaki cumhuriyetin yenilgisi demek.
Toplum açısından belki daha şaşırıtıcı olan, darbe planlarının düzeysizliği ve katliamları ima edecek kadar pervasızca yapılmalarıydı. Herhalde ilk kez Türkiye halkı kendi ordusunu potansiyel bir tehdit olarak da algıladı.
Sorun ‘cumhuriyetin’ nasıl tasavvur edildiğiyle bağlantılı. Cumhuriyet sadece bağımsız bir ulus-devletin kurulması değil, toplumun da pozitivist bir hayal doğrultusunda devlete layık bir millet haline getirilmesiydi. Bu görevi yüklenecek kurumun ise toplumun ‘ilerisinde’ olması ve halkı doğru yönde biçimlendirmesi gerekiyordu. Ancak bu misyonun sivil siyaset tarafından yüklenilmesi gerçekçi bulunmuyordu, çünkü sivillerin söz konusu ‘cumhuriyet’ idealine bağlılığına güvenilmiyordu. Nitekim Mustafa Kemal ülkeyi tek parti ile yönetmekle kalmadı, kurulan diğer partileri kapatırken kendi partisinin il başkanlarını da vali olarak atadı. Bu durumda kalıcı bir sistemin garanti edilmesi, siyasetin üstünde kalacak ama siyaseti belirleyecek ‘sağlam’ bir kuruma muhtaçtı ve askerden beklenen de buydu.
Böylece toplum için doğrunun ne olduğunu bilen, temel meselelerde nihai söz sahibi olan, ülkenin tehdit algılamasını belirleyen, askeri vesayetin zayıfladığı anlarda darbe yaparak durumu ‘düzelten’ ve mali, idari, hukuki ve siyasi açıdan sivil denetimin dışında duran bir silahlı kuvvetler yaratıldı. Bu kurum halen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi adıyla beş yılda bir yenilenen, denetim dışı ve gizli bir çalışma yapıyor. Burada ‘iç tehditler’ tanımlanıyor ve kapsamları belirleniyor. Ordunun hükümetle ilişkisi ise bu ‘iç tehditlerle’ mücadeleyi esas alıyor. Nitekim bugün gündemin ana konularından olan EMASYA protokolü, ‘emniyet ve asayişin’ sağlanmasına yönelik olarak askerin sivil denetime tabi olmadan topluma yönelik istihbarat yapmasını ve gereğinde toplumsal olaylara müdahale etmesini öngörüyor. Diğer bir deyişle sıkıyönetim ilan etmeye gerek kalmadan bir ‘olağanüstü hal’ durumu yaratılabiliyor.
Meclis’te görüşülmeyen bu protokol bir yasaya bağlı olmadığı gibi, İller Kanununa da birçok açıdan aykırı. Kaldırılması için İçişleri Bakanlığı’nın genelgesi yeterli ama kaldırılamıyor... Çünkü hükümet çıkabilecek şiddet olaylarından korkuyor ve askeri ‘gücendirmenin’ maliyetinin yüksek olduğunu geçmiş darbe dönemlerinden biliyor. Nitekim Balyoz planı PKK ve El Kaide örgütlerinin de toplumu şiddete maruz bırakmak üzere kullanılmasını öngörmekte. Anlaşılan askerin bu örgütleri taşaron olarak kullanma becerisi var... Bu durumda askerle iyi geçinmeyen bir hükümet, karşısında şehirlere kadar inmiş bir terör dalgası bulabilir.
Bu tablonun anlamı Türkiye’de siyasetin askerler tarafından rehin alınmış olduğudur. Demokratikleşme adımlarının atılması ise hiç kolay değil, çünkü bu sürecin hayatınıza mal olmayacağını garanti edemezsiniz. Nitekim 2002’den bu yana Başbakan’a karşı 10’dan fazla irili ufaklı suikast girişiminin hazırlandığını, Ergenekon davası sayesinde biliyoruz. Bu durumda Türkiye’de askeri vesayetin kalkması için ordunun, darbe yapması durumunda yalnızlaşacağını, toplumsal destek bulamayacağını, halkı bu yönde manipüle etmenin mümkün olmayacağını görmesi lazım. Ancak bunun gerçekleşmesi, toplumun gerçekten de askeri objektif bir biçimde algılaması ile mümkün ve onun için de psikolojik bir eşiğin geçilmesi gerekiyor.
Bu psikolojik eşik, askerin sıradanlaşması, onu kuşatan yapay saygınlığın kırılmasıdır. Darbe planlarının düzeysizliği ve hoyratlığı bu yönde önemli bir katkı sağlamış gözüküyor. Bastırılamayan bir darbe yapma dürtüsü ile yaşayan, tüm enerjisini buna harcayan, ancak ne dünyayı ne de toplumu tanımayan bir asker zihniyeti ile karşı karşıyayız. Dahası, toplumu ‘doğru’ yola getirmek üzere kitlesel ölümleri bile ‘uygulanabilir’ bulan planların yapılabildiğini görüyoruz.
Bugün toplumun algısında büyük bir kırılma yaşanıyor ve asker ‘gerçekten de olduğu gibi’ görünür hale geliyor. Şimdi artık hükümetin daha cesur olma zamanı...