Bugünlerde Irak Savaş’ının Türkiye’ye etkisi konusunda birçok yerde değerlendirmeler yapılıyor. Radyolarda, televizyonlarda, panellerde konu enine boyuna ele alınıyor. İyi de yapılıyor. Çünkü gerçekten de bu olayın bizi ne yönde etkilemiş olduğunu konuşmamız gerekiyor. Ben özellikle, bu savaşın öncesinde Türkiye’nin ekonomisinde görülen zik-zaklara baktığımda, seksenli yıllardan bu yana benimsediğimiz gelişme stratejisinin yeniden tartışılmasında büyük yarar var diye düşünüyorum. Çünkü savaşla birlikte görüldü ki bu ekonomi dış konjonktüre hâlâ çok duyarlı, hâlâ çok kırılgan bir ekonomi. ABD’nin üç kuruşluk yardımının gelmesi ya da gelmemesi karşısında piyasalarımızın verdiği tepkiye bakarsanız, böyle bir ekonominin ayakları üzerinde durması çok zor ve tabii böyle bir ekonomi üzerinden onurlu bir dış politika ortaya koyması da çok zor. Bu nedenle de durup biraz bu konu üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Seksenli yıllardan beri bu ülkede benimsenen gelişme stratejisi gelişmenin küreselleşmeyle sağlanacağı düşüncesi üzerine kurulmuştu. Yani biz ne ölçüde küreselleşirsek, o ölçüde de gelişmeyi sağlayabiliriz diye düşünüyorduk. Oysa bu ilişki doğru bir ilişki değil. Çünkü her şeye rağmen küreselleşme ülkeler arası bir hiyerarşi ima ediyor ve siz küreselleşmeyle bu hiyerarşinin en altlarında da olabilirsiniz. Yani kalkınma sorunları devam eden ve fakat küresel dünya hiyerarşisinin en altlarında yer alan bir ülke de olabilirsiniz. Ve sanırım olan da bu. İMF’nin bir zamandan bu yana uygulamakta olduğu reformları da düşündüğümüzde bu reformlar bizi küresel dünyanın içine bir adım daha sokmayı başarabilir ama yine de kalkınma sorunlarımız devam edebilir. Bu nedenle de bu gelişme stratejini yeniden sorgulamız gerekiyor. Bence bütün sorunların, bizi küreselleşme sürecine daha da yaklaştıran piyasa mekanizmasının öne çıkarılması, özelleştirme, liberalleşme gibi politikalarla giderilebileceğine inanmakla halledilmeyeceği gün gibi ortada. Biz, bu altyapıyla, bu teknoloji ve eğitim düzeyiyle kalkınma sorunlarını çözemeyiz. Mutlaka ve mutlaka “iradi” kararlar almak zorundayız. İradi kararlardan da kastettiğim eskiden olduğu gibi yalnızca siyasilerin ve devletin değil tüm sivil toplumun da katkılarının sağlanabileceği yeni mekanizmalar. Bunların nasıl mekanizmalar olabileceğini ise daha ilerki yazılarımda tartışmaya çalışacağım.
Seksenli yıllardan beri bu ülkede benimsenen gelişme stratejisi gelişmenin küreselleşmeyle sağlanacağı düşüncesi üzerine kurulmuştu. Yani biz ne ölçüde küreselleşirsek, o ölçüde de gelişmeyi sağlayabiliriz diye düşünüyorduk. Oysa bu ilişki doğru bir ilişki değil. Çünkü her şeye rağmen küreselleşme ülkeler arası bir hiyerarşi ima ediyor ve siz küreselleşmeyle bu hiyerarşinin en altlarında da olabilirsiniz. Yani kalkınma sorunları devam eden ve fakat küresel dünya hiyerarşisinin en altlarında yer alan bir ülke de olabilirsiniz. Ve sanırım olan da bu. İMF’nin bir zamandan bu yana uygulamakta olduğu reformları da düşündüğümüzde bu reformlar bizi küresel dünyanın içine bir adım daha sokmayı başarabilir ama yine de kalkınma sorunlarımız devam edebilir.
Bu nedenle de bu gelişme stratejini yeniden sorgulamız gerekiyor. Bence bütün sorunların, bizi küreselleşme sürecine daha da yaklaştıran piyasa mekanizmasının öne çıkarılması, özelleştirme, liberalleşme gibi politikalarla giderilebileceğine inanmakla halledilmeyeceği gün gibi ortada. Biz, bu altyapıyla, bu teknoloji ve eğitim düzeyiyle kalkınma sorunlarını çözemeyiz. Mutlaka ve mutlaka “iradi” kararlar almak zorundayız. İradi kararlardan da kastettiğim eskiden olduğu gibi yalnızca siyasilerin ve devletin değil tüm sivil toplumun da katkılarının sağlanabileceği yeni mekanizmalar. Bunların nasıl mekanizmalar olabileceğini ise daha ilerki yazılarımda tartışmaya çalışacağım.
23 Nisan 2003, Çarşamba