Çocukluğumdan bu yana futbolun peşinden gittim; tüm işlerimin arasında bunu hiç ihmâl etmedim. Onu sevdim, asla vazgeçemeyeceğimi sandım. Onun olduğu her yere daldım; stadyumların kapısında bekledim, kahvehanelerin ekran başlarında yer tuttum, birahanelerin abonesi oldum. Oralardaki muhabbetlere ortaklık ettim, beni ilgilendiren ve ilgilendirmeyen her söze kulak verdim, ben de söze girebilmek için can attım. Bütün amacım, keyifle bir maç seyretmekti. Ve o maçı seyrederken, futbol muhabbetine yabancı kalmamaktı. Futbol muhabbetine yabancı kalmak istemedim; çünkü onu hem sevdim, hem önemsedim. Sahadaki akıl oyunlarını, kurnazca manevraları, hattâ sahtekârlıkları sevdim. Saha dışına taşmış saçma çekişmeleri, incir çekirdeğini doldurmayan tartışmaları, birilerinin intiharlara varan hayal kırıklıklarını ilgiyle ve hüzünle karşıladım. Yine de hep onlar hakkında söyleyecek bir sözümün olabileceğine inandım. Sonra bütün bunlar bana boş geldi (böyle bir cümle kurduğumda, Edip Cansever’i hatırlıyormuş gibi oldum); evet, bütün bunlar bana boş geldi. O zaman da futbolun müziklerine, edebiyatına, resimlerine, anılarına sarıldım; onlar da çok uzun sürmedi. Futbola dair her şey bana boş geldi. Futbolun; onun endüstrisinin ve amatörlüğünün, kirliliğinin ve temizliğinin, güzelliğinin ve çirkinliğinin, yaşamının ve ölümünün, pratiğinin ve ruhunun... her şeyinin dışında kaldığımı hissettim; tümü de bana boş geliyordu. Futboldan vazgeçmem demek, sanırım bir anlamda yaşamımın bir bölümünden vazgeçmem demekti. Yazık ki bu düpedüz böyle oldu; yapabileceğim bir şey yoktu. Yaşamımın bir bölümünden vazgeçtiğimi kabullenmek ve bu durumu sakinlikle karşılamak zorunda kaldım. Futbol bana boş geliyordu. Bunun ayırdına en fazla, bir Çarşamba gecesi eve gelip televizyondaki Fenerbahçe-İnter maçını seyrederken varmıştım. Fenerbahçe golü atmış, apartmanda bir gürültü kopmuş, caddelerden havai fişekleri fışkırmıştı, penceremin önünden geçen otomobiller klaksonlarına asılmışlardı. Ben ise yerimden kalkacak gücü bulamamıştım. O zaman anlamıştım futbolun beni terkettiğini... Yaşamımın önemli bir bölümümün artık öldüğünü anladığımda, ağlamalı mıydım; ne bileyim? Doktorlar başucumdaki yakınlarıma usulca şöyle demiş olabilirlerdi: “Hastanın futbol ölümü gerçekleşti, isterseniz sağlam organlarını bağışlayabilirsiniz.” Bu durum yakınlarımı ne kadar etkilemişse, beni birkaç kat daha fazla etkilemiştir. Futbol ölümüm gerçekleşmişti, ben bunu anlayabiliyordum; az şey değildi bu... Bir yıkımdı. Bunun tıbbi bir açıklaması vardır şüphesiz; yoksa durup dururken bir insanın futbol ölümü niçin gerçekleşmiş olsun? Üzüntü verici bir şeydi; oysa yapabileceğim bir şey yoktu. Ağlamak da işe yaramazdı. Uzun süre, bu durumun belki bir gün düzelebileceği üzerine bir umut taşıdım. Ama olmadı, düzelmedi. O yüzden de işte tam bu gece, bu kez bir Salı gecesi, tüm umudumu yitirmiş olarak kendi elimle ve kendi bilgisayarımla, yaşamımın (tümüne değil ama) önemli bir bölümüne son verme kararı aldım. Pipoma tütünü doldurup yaktım, masamın başına oturdum, klavyeye birkaç saniye tereddütle baktım, gücümü topladım ve sonunda tuşlara vurup şu cümleyi yazdım: “Artık futboldan keyif almıyorum; bundan böyle yazamayacağımı hissediyorum, hoşçakalın...”
Futbol muhabbetine yabancı kalmak istemedim; çünkü onu hem sevdim, hem önemsedim. Sahadaki akıl oyunlarını, kurnazca manevraları, hattâ sahtekârlıkları sevdim. Saha dışına taşmış saçma çekişmeleri, incir çekirdeğini doldurmayan tartışmaları, birilerinin intiharlara varan hayal kırıklıklarını ilgiyle ve hüzünle karşıladım. Yine de hep onlar hakkında söyleyecek bir sözümün olabileceğine inandım.
Sonra bütün bunlar bana boş geldi (böyle bir cümle kurduğumda, Edip Cansever’i hatırlıyormuş gibi oldum); evet, bütün bunlar bana boş geldi. O zaman da futbolun müziklerine, edebiyatına, resimlerine, anılarına sarıldım; onlar da çok uzun sürmedi. Futbola dair her şey bana boş geldi.
Futbolun; onun endüstrisinin ve amatörlüğünün, kirliliğinin ve temizliğinin, güzelliğinin ve çirkinliğinin, yaşamının ve ölümünün, pratiğinin ve ruhunun... her şeyinin dışında kaldığımı hissettim; tümü de bana boş geliyordu.
Futboldan vazgeçmem demek, sanırım bir anlamda yaşamımın bir bölümünden vazgeçmem demekti. Yazık ki bu düpedüz böyle oldu; yapabileceğim bir şey yoktu. Yaşamımın bir bölümünden vazgeçtiğimi kabullenmek ve bu durumu sakinlikle karşılamak zorunda kaldım. Futbol bana boş geliyordu. Bunun ayırdına en fazla, bir Çarşamba gecesi eve gelip televizyondaki Fenerbahçe-İnter maçını seyrederken varmıştım. Fenerbahçe golü atmış, apartmanda bir gürültü kopmuş, caddelerden havai fişekleri fışkırmıştı, penceremin önünden geçen otomobiller klaksonlarına asılmışlardı. Ben ise yerimden kalkacak gücü bulamamıştım. O zaman anlamıştım futbolun beni terkettiğini...
Yaşamımın önemli bir bölümümün artık öldüğünü anladığımda, ağlamalı mıydım; ne bileyim? Doktorlar başucumdaki yakınlarıma usulca şöyle demiş olabilirlerdi: “Hastanın futbol ölümü gerçekleşti, isterseniz sağlam organlarını bağışlayabilirsiniz.”
Bu durum yakınlarımı ne kadar etkilemişse, beni birkaç kat daha fazla etkilemiştir. Futbol ölümüm gerçekleşmişti, ben bunu anlayabiliyordum; az şey değildi bu... Bir yıkımdı.
Bunun tıbbi bir açıklaması vardır şüphesiz; yoksa durup dururken bir insanın futbol ölümü niçin gerçekleşmiş olsun? Üzüntü verici bir şeydi; oysa yapabileceğim bir şey yoktu. Ağlamak da işe yaramazdı.
Uzun süre, bu durumun belki bir gün düzelebileceği üzerine bir umut taşıdım. Ama olmadı, düzelmedi. O yüzden de işte tam bu gece, bu kez bir Salı gecesi, tüm umudumu yitirmiş olarak kendi elimle ve kendi bilgisayarımla, yaşamımın (tümüne değil ama) önemli bir bölümüne son verme kararı aldım. Pipoma tütünü doldurup yaktım, masamın başına oturdum, klavyeye birkaç saniye tereddütle baktım, gücümü topladım ve sonunda tuşlara vurup şu cümleyi yazdım:
“Artık futboldan keyif almıyorum; bundan böyle yazamayacağımı hissediyorum, hoşçakalın...”
27 Aralık 2007, Perşembe