24 Temmuz 2008, Perşembe
      ANA SAYFA      
SİYASET
   Ahmet Altan       
   Mehmet Altan      
   Can Dündar   
   Alev Er                  
   Ahmet İnsel   
   Ferhat Kentel   
   Etyen Mahçupyan
EKONOMİ
   Eser Karakaş         
MEDYA
   Aslı Tunç   
BORSA
   Ümit Erol  
VESAİRE
   Pakize Barışta     
SİNEMA / SANAT
   Evrim Altuğ        
   Sevin Okyay        
SPOR
   Emre Zeytinoğlu   
TRENDSAVAR
   Ayşe Düzkan   
      Bellek      
      Haber Analiz      
      Özel Haber      
    Konuk Yazar    
    Başlarken    
AVRUPA BİRLİĞİ TEMEL HAKLAR BİLDİRGESİ
Arkadaşına Yolla Yazdır
 
   

Ölümden beraat etmek

Bir kasım mevsimi daha geldi. Hatta geçiyor. Herhangi bir kasımdan farkı yok ama herkesin kasımı farklı… Doğunun kasımlarında kar erken yağar, batının kasımlarında yapraklar geç düşer. Ben yaprakların geç düştü yerdeyim. Yağmurlar ıslatmadan, rüzgarlar sürüklemeden basabildiğim yerde..

Hesap kabiliyetim sıfır ama yinede bir cüret geldi üstüme.. Hesaplayayım istiyorum. Sekiz yıl, O ay önceydi Ahmet’in ölüm haberini aldığım.. Sekiz ay 22 gün önceydi Hrant’ın öldürüldüğünü duyduğum. Bir ay önceydi Mehmet Uzun’un ölüm haberini okuduğum.. Hey gidi, şarkıcısı, gazetecisi, yazarı sığmayan, dar gelen alabildiğine büyük memleketim.. Hiç uslanmayacaksın cennetten cehennem çıkarmaktan..

Diplomat arkadaşım Engin Yürür Strasbourg ’da başkonsolos.. 17 Kasım’da 2005’te bir toplantıya çağırıyor beni. Arkadaşının makamı olunca şımaran sen olursun. Hemen hazırlanıyorum. Gazeteci hazırlığı nedir ki, diş fırçası bile almazsın. İsimsiz dükkanlardan alınıp bir yerde unutulan yüzlercesinden bir kere daha bulursun, nasıl olsa.. Hazırlıktan kastım pasaport. Son yolculuktan sonra nereye attıysan orayı hatırlamak…

Bizim ev tapınak gibi, odalarının kapısı yok, küçücük daire uçsuz bucaksız bilardo salonuna benziyor. Neyi nereye sıkıştırabilirsen.. Bu kez aramadan buldum. Attım cebime çıktım yola. Pasaport polisi eviriyor çeviriyor. Bir durum var anlamıyorum. 16’sında bitmiş vize. Ansızın hatırlıyorum. Benim vizelerim daima alındığı gün olan 16 Kasım’da biter. Engin’e telefon açıyorum. “Gelemiyorum diye sevinme, vizemi alır almaz ordayım.” Tek Başkonsolos arkadaşımın sefasını süremeden ben, o görevden alınıyor arkadaşım. Strasbourg’a gidemiyorum bir daha..

16 Kasım 2000.. Belkıs Kılıçkaya Paris’ten arıyor. Londra’da nerdeyse şafak vakti… “Hayırdır İnşallah!” “Paris’e gelmen lazım...” “Neden,” “Söyleyemiyor, yutkunuyor. Boğazı kuruyor.” Pasaportumu koyuyorum cebime. Ahmet’i toprağa vermeye gidiyorum. Eurostar treni, pasaport kontrolündeyim. Polis yüzüme bakıyor. Yıkım içinde olduğum besbelli. Usulca “vizeniz, süresi dün dolmuş.”

Geri dönüyorum. Fransız konsolosluğu kapısında sıraya giriyorum. Vize başvurusu kapanıyor. Demir kapı kapanıyor. Kalabalık dağılıyor, önünde öylece çöküyorum. Mucize nasıl gerçekleşiyor, bilmiyorum. Ufak tefek bir Fransız kadın diplomat, demir ağır kapıları açtırıyor, içeri giriyorum. “Vize böyle verilmez kuralları var,” diyor diplomat. Hani “Madamın şefkati vardı Ahmet’te”.. Hani gazeteci dostu öyle yazmıştı. Çaresiz bakıyorum. Ağlamayı bilmem, durduramıyorum kendimi ağlıyorum Ahmet öldüğü için değil vize alamadığım için. Konuşamıyorum. Buzdan soğuk salonda bir o, bir ben bir telefonda Belkıs. Belkıs ne söylüyor nasıl ediyor hatırlamıyorum. Madamın şefkati yok, Belkıs’ın şefkati basıyor vizeyi.. 16 Kasım 2000…

Paris’e iniyorum. Gülten acılı yalnızlığında dimdik, mağrur.. Melis el kadar sabi.. Babası için çıkarılan fermandan çektiklerini bir kez bile kullanmıyor. Hırpalandı, incitildi, sürgün gördü, bir kez bile görmedim soyluluğundan feragatini..

Ahmet’i ikbalini, şöhretini, cömertliğinin her köşesini kemirenler uğurlamıyor… Binlerce insan uğurluyor. Sadece şarkılarını tanıyanlar.. Ahmet’in ikbaline yabancı, şarkılarına iptila kalabalık..Ahmet’in şarkılarını Ahmet’in şarkıları ile uğurluyorlar.

Vize mahdut. Londra’ya geri dönüyorum. Arkamda koltukta bir Kürt delikanlı elinde fotoğraf makinesi.. Tuhaf sinsi bir sırıtma var yüzünde.. Kompartımandan çay servisi geçiyor. Zaten sigara içemiyorum, çökmüşüm. Bir çay satın alayım. Hrant’ın deyimi ile “ağzı açık, karnı dağınık” çantam ayaklarımın dibinde. Alıyorum. “Cüzdanım yok. Param yok. Kartım yok. Bir pasaportum var.” Çayı alamıyorum. Arkamdaki delikanlıya dönüyorum. Sinsi sırıtması ile cüzdanım arasındaki illiyeti soracağım. “Yok,” diyor görmedim. Tren Waterloo’ya geliyor. Görevlilere bildireceğim. Cüzdanımı bulunca adresime göndersinler. Arka koltuktaki delikanlı yanıma yaklaşıyor. “Fotoğrafınızı çekebilir miyim?” Ne diyeyim, zaten cüzdan sormuşum utanmadan, kabalığımın kefaretini ödemeliyim.” Yine o sinsi sırıtış, çekip gidiyor. Tren görevlilerine anlatıyorum, yanımdan geçen yolcu duruyor. “Az önceki arkadaşınız almıştı cüzdanınızı çantanız yerde dağıldığında. Size iade ettiğini sanmıştım.” Deyip geçiyor.

Cüzdansız parasız çıkıyorum istasyondan. Gecenin en yalnız saati..Londralılar çoktan evlerine çekilmişler. Soğuk, ıssız karanlıkta saatlerce yürüyorum evime..

Hrant’a telefon açıyorum günler sonra. “Ahmet’i biz silah kullanmadan sinsice öldürdüğümüz için şu cüzdanımı çalan sinsi hırsız Kürt’ten nefret ettiğimi söyleyemiyorum.“ “Hırsız Kürt olmaz,” diyor Hrant. “Hırsız insan olur.”

Utanıyorum, sırtım terliyor. “Ben sana ne diyeyim şimdi,” diyorum. “Ahmet Kaya ölümden beraat etti; biz insanlıktan beraat edemedik!” de diyor. “Cüzdanı çalınan ben olduğuma göre çalma hakkım doğdu,” diyorum. “Benim cümlemmiş gibi yazacağım. Nasıl olsa beni dava etsen de kazanamazsın. Sen Ermeni’sin ben Türk. Ermeni Türk’e karşı dava kazanabilir mi?”

“Korkma,” diyor. “Telif hakkımdan vazgeçtim!”

13 Kasım 2007, Salı   

 
ayseonal@gazetem.net   
Webmaster
ANKET

AK Parti davası ne olacak?
 1 - Kapatılacak
 2 - Kapatılmayacak
 3 - Kapatılmadan cezalandırılacak
 4 - Pazarlık sürüyor
 5 - 30 Ağustos'a bağlı
 6 - Hukukun gereği ne ise
 7 - Hiçbiri

Güven Eken’den
Ağaç Kebabı