Ve Kuzey Kıbrıs’ta hükümet kuruldu.
Cumhuriyetçi Türk Partisi ve Demokrat Parti genel başkanları önceki akşamın bir saatinde bunu televizyon ekranlarından açıkladılar.
Ama bildiğimiz hükümetlerden değildi kurdukları.
“Annan Planı temelinde çözüm görüşmelerini sürdürecekleri” dışında dişe dokunur hiçbir şey söylemediler.
Hep arkalarına bakar gibi bir halleri vardı ortak basın toplantısında. Çok konuşmamak, fazladan bir sözcük kullanmamak için özel çaba harcar gibiydiler, bu yüzden soru da sorulmasın istiyorlardı sanki.
Nitekim, son derece sıradan, mutlaka sorulması gereken ilk soruda da açık verdiler.
CTP Genel Başkanı Talat’a “Çözüm görüşmelerine hemen başlayacak mısınız” diye sordu bir gazeteci. Zekâ ve cesaret gerektiren sorulardan değildi; hükümet bunun için kurulduğuna, kurulmasındaki telaş buna bağlı olduğuna göre, “Hükümette kimler olacak”tan da önce bu sorulmalıydı gerçekten.
Ama sorusunun cevabını alamadı gazeteci.
Görüşmelere ne zaman başlanacağı konusunda bir fikri yoktu yeni KKTC Başbakanı’nın...
Bunu da alenen şöyle açıkladı: “Daha Ankara’da görüş oluşturuluyor...”
Dünyada böyle bir soruya böyle bir cevabın verildiği başka bir ülke yok.
Bir ülkenin kaderinin başka bir ülke tarafından belirlendiğinin bu kadar fütürsuzca dile gelmesinin başka örneği de.
Devlet başkanının deniz piyadelerinin raprapları arasında geçenlerde koltuğunu terkettiği “Afrika’daki Amerikan üssü” Liberya’da, geçici yönetimin Bağdat’taki hükümet binasını Amerikan 101. Hava İndirme Tümeni askerlerinin koruduğu Irak’ta bile, böyle alenen, “Ne yapacağımıza Amerikalılar karar verecek” demedi hiç kimse...
Bu bir tek Lefkoşa’nın kuzeyinde oluyor. Üstelik, mevcut durumdan hoşnut olunmadığının karinesi sayılacak adımlar atılmasının, çözüm görüşmelerine başlanmasının eşiğindeyken...
Ankara bu “bir tek” olmanın bedelini Kıbrıslıtürkler’i otuz yıldır dünyanın geri kalanından kopartılmış olarak yaşatarak, onları kendi topraklarında, “yavru vatan”da haymatlos yaparak ödetti.
“Anavatan”da bizim ödediğimiz bedeli de biz biliyoruz.
Amerikan ambargosu...
Koca bir kuşağı eriten ve dünyada yine “bir tek” olduğumuz, yine zıplar mı diye bugün bile korktuğumuz iki, hatta üç haneli haneli enflasyon...
Beş yılda beş bin kişinin hayatına malolan “sağ – sol çatışması...”
Milliyetçi Cephe hükümetleri, Maraş ve Çorum katliamları...
Ülkeyi koca bir hapishaneye çeviren 12 Eylül cuntası, o cuntanın peşpeşe kurduğu darağaçları...
O cuntanın tasarlayıp sonrakilerin parlattığı ve bugün bomba olup evlerimizin yatakodasında bile patlayan Hizbullah palaları...
Otuz bin kişinin canını alan, devletin seçtiği uyuşturucu baronlarına ve naylon bankacılık yoluyla halka finanse ettirilen on beş yıllık Kürt savaşı...
Napalmle yakılan ormanlar, tarlalar...
Boşaltılıp tarumar edilen iki bin köy...
Meclis komisyonlarını bile dehşete düşüren binlerce faili meçhul cinayet...
En büyük kalemini askeri harcamaların oluşturduğu iki yüz elli milyar dolarlık iç ve dış borç...
Ve suça, yağmaya ucundan da olsa bulaşmamış kimsenin kalmadığı “çete toplumu...”
Bu bedeli, Ankara başka bir ülkenin kaderine bu kadar pervasızca hükmeden dünyadaki tek örnek olsun diye ödedik hepimiz.
Ankara’nın askeri vesayet rejimi kendi halkını kimseye sormadan, kimseye hesap vermeden tepeleme hakkına sahip olsun diye...
Kimi generaller gerekirse kendi hiyerarşilerine de meydan okumayı göze alıp kendileri gibi düşünmeyen kalantor bürokratları bile “vatanı satmak”la suçlayabilsin diye...
Kıbrıs’ta baba Denktaş’ın bugün de umudu bu “bir tek” olma hakkını ne pahasına olursa olsun korumak isteyenlerde.
Annan Planı on gün sonraki MGK’da kuşa dönecek, bütün görüşme zeminleri orada berhava edilecek diye hevesleniyor...
Kaderde başka bedel ödememek için bugün dünyadaki en kötünün etten kemikten temsilcisi Bush’tan bile medet ummak, o MGK’dan beş gün sonra Oval Ofis’te Ankara’yı karşısına alıp “Söyleyin sizinkilere, artık özel değilsiniz” demesini beklemek de varmış...