Bir gün Fransızlara acıyacağımız kimin aklına gelirdi?
Yirminci yüzyıla sanayi devriminin parlak öncüsü olarak girip, aynı yüzyıldan bilgi çağının köylüsü olarak çıkmak, talihin nasıl insafsız bir paradoksu?
Eibstein’ın alzheimera, Casanova’nın prostat kanserine, Kleopatra’nın çiçek hastalığına tutulması gibi acıklı bir kader.
En övündükleri yerlerinden, zekalarından ve yaratıcılıklarından vuruldular.
İnsanlık tarihinin en önemli devrimini yaratan toplum bir sonraki devrime geçemeyip, kendi devriminin içinde hapsoldu.
Buharlı makinelerin yarattığı değişimden “ulus devlet” modelini çıkaranlar, bilgisayarların yarattığı değişimden de “ulussuz” bir model çıktığını anlayamadılar.
Sanırım insanlığa armağan ettikleri “ulusu” da “devleti” de çok sevdiler.
Zehirli bir aşka dönüştü sonunda bu sevgi.
Ayrılma vakti geldiğinde ayrılamadılar.
Ve en büyük felaketi yaşadılar.
Zamanın ruhundan koptular.
Uzay yarışının yarattığı yeni teknolojinin oluşturduğu yeni toplumu kavrayamadılar, eski sınıfların kaybolduğunu, üretim biçiminin değiştiğini kabullenemediler.
Yirminci Yüzyılın, “köylü, işçi, burjuva” üçgeninin içinde kaldılar.
Kutsal devlet de bu üçlünün arasındaki dengeyi sağlayacak, adaletsizlikleri önleyecek, haksızlığa uğrayanlara biraz para aktaracaktı.
Artık insanlığın üretim zinciri içinde “bedenen çalışan insanın” yani köylü ve işçi sayısının azalmakta olduğunu, kaçınılmaz bir yokoluşa gittiğini göremediler.
İnsan zekasının en parlak örneklerini tarihe armağan etmiş olan Fransa, insan zekasının en değerli meta haline geldiği yeni çağa uyum sağlayamadı.
Sınıfların dağıldığı, toplumların biçim değiştirdiği bu sancılı kaosta zihinsel yeteneklerini ön plana çıkaramadılar.
Dünyanın en büyük zenginleri artık fabrika sahipleri arasından değil “fikir sahipleri” arasından çıkarken, Bill Gates dünyanın en büyük zengini olurken, onlar tarlalarını ve fabrikalarını terkedemediler.
İnsanlık tarihinde ilk kez insan bedeni üretim zincirinde önemini kaybederken bu değişimin kaçınılmaz sonucu olarak beliren “işsizliğin” nedenini de saptayamadılar.
Bu işsizliğe “zencilerin, Cezayirlilerin, Müslümanların” yol açtığını sanıp bir de gerçek bir Fransız için utanç verici olması gereken bir “yabancı düşmanlığının” içine düştüler.
Dünya solunun övünç kaynağı olan o güzelim Fransız solu gidip faşistlerle aynı çizgide saf tuttu.
Solculukla ırkçılık içiçe geçti.
Solculuğun, teknolojik değişimlerin insanlığa açtığı kapıdan mümkün olduğu kadar zayiatsız geçilmesini sağlayacak çözümler bulması gerektiğini unuttular.
Çözüm bulamadıkları için yeni açılan kapılara düşman olup, tutuculaştılar.
Daha da beteri yaratıcılıklarını yitirip, sıkıcılaştılar.
O canım Paris kenti bile eskidi.
Bir gece vakti, gidip Saint Germain de Pre’ye bir bakın, ben bir iki defa baktım, gençliğimin o ışıklı caddeleri, buruşmuş kağıtların uçuştuğu ıssız sokaklara dönmüştü.
New York’un, hatta Londra’nın canlılığı yok artık Paris’te.
Bugünkü Avrupa’yı Fransa yarattı, onun devrimi, onun düşünürleri, onun yazarları, politikacıları, filozofları yarattı.
Ve şimdi Fransa kendi yarattığı Avrupa’dan, Avrupa onun yarattığı noktadan öteye geçtiği için kopuyor.
Yarının Avrupa’sında anlaşılan Fransa’nın bir rolü olmayacak, olsa da önemsiz bir rolü olacak.
Bir gün Fransızlara acıyacağımız hiç aklıma gelmezdi.
“Düşünüyorum demek ki varım” önermesi Fransa’dan çıkmıştı.
“Düşünmüyorum demek ki yokum” önermesi de onlardan çıktı.
Son zihinsel eylemlerinin bu cümle olması ne yazık.